UMUT AYDIN / ANHA/HABER MERKEZİ

Soğuk savaş örgütü olan NATO, ABD öncülüğünde, Sovyetler Birliği’nin başını çektiği Varşova Paktı’nın karşısından bir güç oluşturmak için 1949 yılında kuruldu. NATO’nun Ortadoğu’da ‘ileri karakolu’ olarak tarif edilen Türkiye, 1952’de başvurduğu NATO’ya 1956 yılında dahil oldu.

Jeopolitik konumu nedeniyle dönem dönem bölgede gerilimler çıksa da; esasında Türk devletinin iç muhalefeti bastırmak ve dış işgal saldırılarında NATO’nun örtük ve açık rolü oldu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “NATO’nun en büyük operasyonu 9 Ekim’de benim Suriye’den çıkarılmam ile başlayan uluslararası komplo süreciydi” demişti. AKP’nin iktidara gelmesi ve ‘Ilımlı İslam Projesi’ de aslında bir NATO projesiydi.

Krizi kaynağı ne?

Peki NATO’nun doğurduğu Erdoğan rejimi ile NATO arasında bugün ortaya çıkan krizin kaynağı ne?

Türkiye 1956’da NATO’ya dahil oldu. Türkiye’nin NATO’yla yaşadığı ilk kriz ise 1964’te yaşandı. Dönemin ABD Başkanı Lydon B. Johnson “Olası bir savaşta SSCB’nin de Türkiye’ye müdahale etme ihtimalini doğuracağı ve bu durumda NATO’nun Türkiye’yi savunmakta isteksiz davranacağını” belirtmişti. Buna karşılık İsmet İnönü de “Yeni bir dünya kurulur. Türkiye de o dünyada yerini alır” demişti.

Türkiye 1974’te ise Kıbrıs’ı işgal ettiğinde, ABD buna karşılık Türkiye’ye silah ambargosu uygulamaya başlamıştı. Türkiye de buna karşılık İncirlik üssünün kontrolünü tamamen TSK’ye verdi. Ortadoğu’da halk protestolarının Libya’ya sıçradığı dönemde NATO’nun Libya’ya müdahalesi gündeme geldiği zaman Erdoğan, 28 Şubat 2011 tarihinde “NATO’nun Libya’da ne işi var?” dedi. Kısa bir süre sonra ise Türkiye’de NATO çatısı altında Libya’ya askeri müdahalede bulundu.

S-400’lere sert tutum

NATO’yla olan ilişkiler Türkiye’nin Rusya’dan S-400’leri satın almasıyla başka bir boyuta ulaştı. Sovyetler’in devamı olan Rusya’ya karşı kurulan NATO’nun bir parçası olan Türkiye’nin, Rusya’dan savunma sistemi alması NATO tarafından “ihanet” olarak yorumlansa da çok sert bir tutum sergilenmedi.

NATO, işgal saldırılarına izin verdi

NATO, Rusya’ya karşı Türk devletini yanında tutmak için Ocak 2018’de Efrîn’e yönelik Türk işgaline onay verdi.

9 Ekim 2019 tarihinde Türk devletinin Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırılarında yine NATO’nun onayı var. Ancak Türk devletinin birlikte hareket ettiği El Nusra/DAİŞ çetelerinin işlediği savaş suçlarının dünya genelinde tepkiye yol açması üzerine NATO, “Türkiye bize operasyonun sınırlı olacağı” güvencesini verdi diyerek, Türkiye’ye sınırlı bir destekte bulunduğunu itiraf etmiş oldu.

26 Kasım 2019’da NATO’nun Baltık ülkeleri ve Polonya’da olası Rusya müdahalesine karşı yapılması planlanan tatbikatı, Türkiye tarafından veto edildi. NATO tarihinde en büyük çatlak ve kriz olarak değerlendirilen bu vetonun gerekçesi ise “NATO’nun YPG’yi terör örgütü listesine koymaması” oldu. Rusya’ya yakınlığıyla bilinen Türkiye’nin, böylesi bir hamlede bulunması NATO içerisinde “Türkiye, Rusya’ya daha yakın” tezini savunanları haklı çıkarır nitelikte.  Son Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik işgal girişimine karşı Avrupa ülkelerinin elini kolunu bağlamasının sebebini “Türkiye’nin NATO üyesi olmasına” bağlayan Macron, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşiyor ve Avrupa büyük bir uçurumun eşiğinde” demişti.

Öcalan: Halklar kazanabilir

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Türkiye’nin NATO’ya katılmasına ilişkin şu tespiti yapmıştı: “Türk devleti, jeopolitik konumunu nedeniyle hegemon güçler arasındaki soğuk savaşta NATO şemsiyesi altına girdi. Türkiye devrimci mücadelesinin acımasızca bastırılması ve Kürdistan’da soykırım uygulamalarının derinleştirilmesiyle birlikte Ortadoğu’nun güvenilir jandarması olmaktı. Günümüze kadar bu rolünü sistemin tüm sivil faşist odakları ve yarı-militer unsurlarıyla birlikte yürütmeye çalışmaktadır. Üçüncü Dünya Savaşı’nın ağırlık merkezi Ortadoğu coğrafyası ve kültürel ortamıdır. Bu savaş ancak İran’ın tamamen etkisizleştirilmesi, Afganistan ve Irak’ın istikrara kavuşturulması, Çin’in ve Latin Amerika’nın tehdit olmaktan çıkarılmasıyla sonlandırılabilir.  Dolayısıyla savaşın daha ortalarındayız. NATO’nun son stratejik planları da on yıllık bir süreyi öngörmektedir. Bazen diplomasi, bazen şiddet yoğunlaşacaktır. Gündeme şiddetli ve kontrollü ekonomik krizlerle müdahale edilecektir. Alanların önceliği değişecek, ama şöyle veya böyle savaş komple olarak birçok alanda cereyan edecektir. Şüphesiz büyük savaşlarda hep hegemonik güçler kazanmazlar, halklar da çok şey kazanabilirler. Hatta hegemonik güçler sistemsel kaybedebilir, halklar sistemsel kazanabilirler.”

 

 ANHA