Türk devlet başkanı „kafa kopartmaktan” söz ederken HDP Eşbaşkanı „şiir” yazıyor.
Ben şiiri çok sevdim. Ve Demirtaş’ın „şair” yanını, faşizme karşı büyük bir yanıt olarak görüyorum. Şiir Şengal’in Yiğit Çocukları’na yazılmış. Okumuşunuzdur, okumayanlar için tekrar etmeye değer:
„Akıp giden zamanın bıraktığı tortuda / Kök salmış büyüyen, inatçı asmalar da var / Kadim geçmişin hüzün dolu masalında / Bizden de bir parça, kana doymuş bir yer var / Her rüzgâr sevda kokusu taşımaz ki bağrında / Gonca gül dallarını savuranı, kıranı da var - Bırak efsaneler anlatsın imkânsız aşkları / Yollar uzun olsa da her hasretin bir sonu var / Lâl’ın tadında arama büyüyü, rengindedir - Daha değmeden dudağa, mest edeni de var. / Ninova’nın öksüz çocukları gibiyiz hepimiz / Peşimizde fermanlar, düşümüzde dağlar var.”
Şengal ne demektir?
Ortadoğu demektir. İnsanlığın manevi hayatında doğmuş ve tüm semavi dinlerin temelin hazırlamış olan Êzîdî halkının „yeniden doğuş” günlerini „şiirselleştirmek” hümanist Kürdistan kültürüne çok yakışmış.
Ve bu „kana doymuş” topraklarda, kendisi ve on bini aşkın arkadaşı hapiste, onbinlercesi „şehitliklerde” yatan Demirtaş’ın önce,
„Kadim geçmişin hüzün dolu masalında / Bizden de bir parça, kana doymuş bir yer var” demesi, ardından da nice büyük altüst oluşlardan insanlık ailesine miras kalmış bu „yetim” Şengal halkı için yazdığı dizeler yaşadığımız trajediyi, gerçekten estetik bir ustalıkla anlatıyor:
„Ninova’nın öksüz çocukları gibiyiz hepimiz
Peşimizde fermanlar, düşümüzde dağlar var.”
Kürdistan halk direnişi, yalnızca „askeri kahramanlıklar” yaratmadı. Yalnızca „asimilasyonun” önüne aşılmaz bir set çekmekle de kalmadı. Halkın „kültürel rönesansını” yarattı. Şimdi dağlarda, hapisanelerde, yeraltında, bir kuytu köşeye çekilmiş nice Kürt insanı, Kürt dilini yeniden yaratıyor, şiirler yazıyor, romanlar yazıyor (Böğürtlen Zamanı romanını hatırlıyorum), filmler yapıyor, şarkılar, türküler, marşlar besteliyor.
Estetik yaratıcılık hakkında konuşanlar, eserlerin „rahatı kaçan ağaç kovuklarında” doğduğunu söylerler. „Rahatı yerinde ağaçtan” keman yapılmaz, kalas yapılır da diyebilirsiniz. Yaralar içinde yeniden doğan Kürdistan halklarının bağrından, göreceksiniz, önümüzdeki on-yirmi yıl içinde dünya ölçeğinde ve her alanda şaheserler doğacaktır.
Bugün binlerce eğri büğrü, kırık dökük, yarım yamalak „yapıtlar”, kültür dediğimiz insanlığın ruhsal gölünde birikecek, zamanla çürüyen bütün bu emek ürünleri, geleceğin asıl kültür hazinelerini besleyecek, bu gölün her dalgalanmasında daha parlak, daha renkli, daha tamamlanmış eserler, yapıtlar su yüzüne çıkacak ve zalimlerin bataklık haline getirmeye çalıştığı gölün üstü bin bir renkli nilüfer çiçekleriyle süslenecek.
Evet, savaşta „kanlı marşlar” söylenir. „Ölüm andları” içilir.
Her orduda böyledir.
Ama „haklı” olanın ordusunda, her savaş arasında, her molada „şiir söylenir, sevda hikayeleri yazılır, umut filmleri yapılır ve dağların granit kayalıklarına çocukça resimler nakşedilir.”
Aklıma İkinci Dünya Savaşında yazılmış bir şiir geliyor. Simenov yazmıştı ve bu şiir Stalingrad savaşı ve sonrasında tüm cephelerdeki askerlerin „başucu şiiri” olmuştu:
„Bekle beni, döneceğim
Bütün direncinle bekle beni.
Bekle hüzün yağmurları
Gökyüzünü kaplayınca,
Karakış üşütürken bekle,
Sarı sıcaklar yakarken bekle.
Kimseler beklemezken bekle beni,
Unut anılarla yüklü bir geçmişi
Ne bir mektup ne bir haber
Gelmesin ne çıkar, bekle beni
Bekle beni döneceğim
Bekle, yalnızca sen bekle beni.
Bekle beni döneceğim, bırak
Beklemekten usanmış dostlarım
Oğlum, anam, yoldaşlarım
Öldüğümü sansınlar benim
Umudu kesip bir ateşin başında
Beni yad edip içsinler ama sen
İçme sakın yürek acısı o şaraptan
İnançla, sabırla bekle beni.
Bekle beni, döneceğim
Tüm ölümlere inat bekle.
Çünkü o büyük bekleyişin
Düşman ateşinden kurtaracak beni.
Bekle kızgın sıcaklar içinde,
Karlar savrulurken bekle beni,
Yalnızca seninle ben, ikimiz
Ölümsüz olduğumuzu bileceğiz;
O sırrı, o hiç kimsenin bilmediği.
Kimseler beklemezken
Beni beklediğini.”
Selahattin Kardeşim şimdi bir „esir”. Ama „esirlik biter, şairlik bitmez.”