Kürtlerin ruhsal şekillenişinde önemli bir yere sahip, edinilen ruhun bugünlere taşınmasına vesile olan mitolojik gün yaklaştı. Yani Newroz’a sayılı günler kaldı.
Newroz’un zalime, Dehaq’lara teslim olmak olduğunu,
Newroz’un yok oluş için boyun uzatma, evlatlarının beyinlerini tepsilerle Dehaq’lara taşımak olduğunu,
Newroz’un özgürlük ateşini söndürmek olduğunu ifade eden hiçbir mitolojik ve tarihsel anlatıma rastlanmamıştır, rastlanmaz da.
Aksine, Newroz’un bir diriliş, zalime ve Dehaq’lara bir isyan, mazlumların özgürlük için bir dayanışması, özgürlük ateşinin harlanması olduğu nesilden nesile aktarılarak bugünlere taşınmıştır.
Özetle; Newroz kutsal bir gündür ve özüne uygun olarak da kutlanması gerekir. Buna uygun davranmak aynı zamanda tarihi bir sorumluluktur.
Kürtlerin ekseriyeti de bunu biliyor. Ona göre yaşamaya çalışıyor.
Başbakan yardımcısı ve “çözüm sürecinin” önemli aktörlerinden Yalçın Akdoğan’ın da bunu bildiğini tahmin ediyorum. Bilmiyorsa ayıp ediyordur.
Hele bir sürecin önemli aktörlerinden birinin bunu öğrenememiş olması büyük bir hatadır.
Hem “birileriyle” “sözde” yeni bir hayatı oluşmaya çalışacaksın hem de “o birilerinin” gerçekliğini, ruhi şekillenişini bilmeyeceksin. Bu yaklaşım kabul edilir bir şey değildir.
Zat-i muhterem! Newroz’un bu gerçekliğinde diyor ki;” Newroz’da silahı demokrasinin ateşinde yakacağız.” Kulağa hoş geliyor. Çocuklarımızın ölmesini önleyecek her çabanın yanında olmak insan olmanın olmazsa olmazıdır.
Hepimiz istiyoruz. Özgürlük ve onurlu bir yaşam için “ölüm halayına” duranlar da istiyor. Hatta barış ve çözüm kelimelerini ağzına sakız eden tuzu kurulardan daha fazla istiyorlar.
Onun da bunu söylemesi iyi, ancak iki olasılığı gözardı etmemek gerekir.
Birincisi; eğer iyi niyetle söylüyorsa, bizler de deriz ki; “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”.
Birkaç “ayine”yi sıralayalım:
Kürtlerin kolektif haklarıyla ilgi hangi güvenceleri getirdiniz?
2004 yılı Haziran ayından bu yana demokratikleşme ile ilgili ciddi olabilecek hangi olumlu adımı attınız?
Binlerce yıllık bir medeniyet olan Kürtlerin dili için, daha dün başbakan yardımcınız “Kürtçe bir medeniyet dili değildir” demedi mi? Anadili duvarlar arasına ve hawarlara hapsetme niyetinizden miskali zerre kadar uzaklaştınız mı?
12 Eylül Faşist darbenin ürünü olan anayasanın her şeyi ve herkesi Türkleştiren çerçevesini kırdınız mı?
Meclis gündeminde bulunan “Güvenlik Paketini” polis devletinin yol taşı değil de ‘’özgürlüklerin güvencesi’’ olarak ifade etmek pişkinlik değil mi? Bu pişkinlikten vazgeçilmiş midir? Bu yasanın tümünü değil de anlamsız, etkisiz maddelerini geri çekmek iyi niyetle izah edilebilir mi?
Tankınla, uçağınla, silahınla, copunla tekrar Kürtlerin üzerine yürümeyeceğine dair hangi güvenceleri oluşturdunuz?
Her seçim öncesi aynı taktiği devreye sokup “seçimlerde zafer kazanma” niyetinizden vazgeçtiniz mi?
Gizli ajandanda sahibi değil misiniz? Bu ajanda da “şeriat” diye ana bir başlık yok mu?
İşlenen on binlerce faili devlet, yargısız infaz ve gözaltı kaybının kaç tanesini açığa çıkardınız ve faillerini yargıladınız? Kaç tanesi kamuoyunun vicdanını tatmin eden cezalar aldılar?
Kürdistan’ı bir savaş olanı olarak gören güvenlik konseptinizden, güvenlik konseptinin tedbirlerini almaktan vazgeçtiniz mi?
Kürtleri birbirine düşman eden koruculuk mekanizmasını dağıttınız mı?
Ahlaki ve vicdani bir sorumluluk olan “hasta tutsaklar”ın son günlerini aileleriyle geçirmesi konusunda hangi adımı attınız?
Her şeye rağmen emin olduğum bir şey var: Demokrasi tüm kurum ve kurallarıyla işler hale geldiğinde, özgürlükler tam güvencelere kavuşturulduğunda; sadece Kürtler değil zalimlere karşı ölüm halayına durmuş dünyadaki bütün güçler, silahlarını evlerinin nostaljik köşesine sadece süs niyetine kullanılan bir eşya gibi asacaklar.
İkincisi; yok eğer “hinlik” ile düşünülüp söyleniyorsa, hazır cevap halkımızı da diyor ki; “Aç tavuk kendini darı ambarında görür”.
Son söz; bu coğrafyada yaşanan tüm halklar, karnından konuşanlar bir yana, daha çok altı boş gırtlaktan konuşanlardan çekmiştir vesselam.