Dünkü Hürriyet gazetesinde çıkan haberde yönetmen Sinan  Çetin vatan meseleleri konusunda görüşlerini beyan etmiş. Bir kısmına itiraz etse de söz konusu konuşmayı yaptığını inkar etmiyor. Zorunlu askerlikten profesyonel orduya, oradan PKK sorununa çözüm(!) önerilerini sıralamış. Şöyle:
“Askere giden 4 milyar maaş alır. Nereden alır parayı, askere gitmeyenden. Bu kadar basit. Bunun için ekonomiye de ihtiyaç yok. Hiç askerlik yapmamak için 1 milyon Dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım... 10 gün askerlik 500 bin Dolar, 20 günlük 200 bin Dolar, 1 aylık 100 bin Dolar, 2 aylık 10 bin Dolar falan diye gider liste... Biz hesapladık, 33 milyar Dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu kapandı!”
Sinan Çetin sıradan bir insan değil. Türkiye’nin “aydını“. Güya münevver, yol gösterici. Askere gitmeyen ama para ödemeye hazır bir sürü tanıdığından söz etmiş. Üstelik hesap da yapmış(!). Peki askere gitmeyip de para ödemeye hazır bu tanıdıkları tanıma imkanımız var mı? “Bir sürü” olduğuna göre saymakla bitmez ama bir kısmını biliyoruz. Dizi oyuncuları, futbolcular, her hafta eş değiştirerek ve barlarda rezalet çıkararak gündeme giren 3. sınıf sanatçılar, yönetmenler, senaristler… Sonradan görme türedi zenginler, mafya üyeleri, bakan ve general çocukları… Dolayısıyla profesyonel orduya gireceklerin listesi de netleşmiş oluyor: işçi, memur, öğretmen, çiftçi, işsiz ve yoksulların çocukları.
Bu da bir tek anlama geliyor. “Vatan”, “vatanın korunması” işi sadece emekçilere ve yoksullara kalacak. “Teröre” ve “düşman”lara karşı savaşırken ölecekler de Sinan Çetin’in barlarda eğlendiği lümpen arkadaşları ve yakınları olmayacak. Bundan sonra da bayrak asılan şehit evleri gecekondular, dış sıvası hala yapılamamış yoksul evler, emekli maaşı ile alınan ve hala taksitleri ödenen memur daireleri değişmeyecek. Yani “şehit bayrağı” Sinan Çetinlerin oturdukları semte hep uzak kalacak. Sinan Çetin’in yaptığı “hesap” böyle bir hesap…
Bu demektir ki Sinan Çetin’in önerisinde yeni hiçbir şey yok. Şimdiye kadar süregeleni daha açık ve kurumsal hale getirmek istiyor. Peki bunun aydın vicdanı ve ahlakıyla bağdaşır bir yanı var mı? Başkaları için ölüm, çatışma, gözyaşı önerirken kendisini ve kendisiyle aynı sürüden olanları bu acılardan ve tehlikelerden uzak tutmanın yolu olarak para öneren akla ne denir?
“Askere gitmemek için istenen parayı misliyle ödemeye hazır bir sürü tanıdığım var” diyor Sinan Çetin. Sürü… Bu konuşmanın, bu savaş aklının şifreleri bu kelimede saklı. Sürü… Düşünmeyen, itiraz etmeyen, eyleme geçmeyen, geviş getirenler topluluğu…
Hayvan belgesellerinde sıkça görürüz, aslan ailesi, bizon sürüsünü çepeçevre sarar, çemberi daraltır ve saldırarak sürüden birini kapar. Sürü biraz ürker sağa sola kaçışır, kendilerinden biri düşmanları tarafından parçalanırken onlar tekrar otlamaya, geviş getirmeye devam eder. Sinan Çetin bu otlama ve geviş eylemini para ile örtmeyi öneriyor, hepsi bu! Emekçilerin, yoksulların çocuklarından oluşacak ve sadece para karşılığında savaşacak ve öldüğünde de “meslek icabı” öldüğü için toplumun tepkisini çekmeyecek profesyonel ordu öneriyor.
Sinan Çetin, “Bu ülkede tüm halklar, toplumun farklı kesimleri eşitlik, adalet ve barış içinde ve birlikte yaşayabilir”i önermiyor. Savaş devam etsin istiyor. “Sürü”den toplanacak para ile hem profesyonel ordu kurulsun hem geri kalan para ile PKK satın alınsın istiyor.
Tanzimattan beri Türk aydınının kendi faaliyet alanı dışında iki temel edimi olmuş: aldanmak ve aldatmak. Aldanan ve aldatan insan düşünmez.
Askere gitmeyecek olanlar para versinler, Türk devleti de bu paraları bir çantaya koysun gidip PKK’yi satın alsın! Belliki Sinan Çetin hala PKK’yi ve onun yaşam biçimini hiç anlamamış.  PKK parayla, pulla, özel mülkiyetle işi olmayan, yaşamını Kürt toplumunun ve halkların özgürlüğüne, eşitliğine adamış imanlı kadınların ve erkeklerin hareketidir. ABD’ye AB’ye, Bölge devletlerinin desteğine, bunca uçağa, tanka, topa karşı yenilmemesinin de tılsımı burada yatıyor: İnanmak ve inancı için hiçbir beklenti içinde olmadan sonun kadar mücadele etmek.
Ahlaklı ve vicdanlı olmanın temel koşulu insan haysiyetine saygıdan geçer. Başkalarının haysiyetine kendi haysiyetimize gösterdiğimiz saygıyı gösterdiğimiz oranda insanlaşırız. Sinan Çetin’de malasef  bunlar yok. Çünkü o bütün bunların yerine parayı ikame etmiş. Zaten birçok insanın trajedisi de budur. Onların hayatı, tahayyül edebildikleri kadardır. Bir köylünün gözünde bütün dünya tarlası iken Sinan Çetin’inki ise şirketi ve bankadaki parasıdır.
İçi boşalmış bu insan türünün nesnel karşılığını nerede bulabileceği sorusunu Hegel zamanında yanıtlamıştı: Servette, başkalarının sıkıntıları ve acıları karşılığında kazanılan parada.
Bu nedenle kendi hayatından memnun bu türün düşünmesi için hiçbir sebep yoktur. Çünkü düşünce rahatsız eder insanı. Yürürken, görürken, okurken, duyarken ve uyurken yapışır insanın yakasına, yaralar ve insanı çare aramaya zorlar. Zaten zeka denilen şey de zorluklar, sıkıntılar ve ızdıraplar karşısında gelişir. Sinan Çetin tayfasında bunların hiçbiri yok. Bu açıdan onun önermelerini aynı zamanda düşüncesizlerin düşünceye karşı savaşı olarak anlamak gerek. Ama boş ve anlamsız bir savaş. Çünkü tarih, düşünceye karşı girişilen ve başarısız kalmış savaş örnekleriyle doludur.
Portekizli yazar Fernando Pessoa daha 1935’lerde, çevrelerinde olup bitene ilgisiz ve umarsız, keyfi yerinde bu insan türünü keşfetmiş: “Bu insanlar ruhlarını cehennem halkından, bitkinliğe ve alçaklığa aç bir takım şeytanlara satmışlardı. Gurur ve tembelliğin zehriyle yaşar, vıcır vıcır kaynaşan tüküren akreplerin arasında, kelimelerden minderlerde sere serpe yatarken ölürlerdi”.