Oğul dönüp babasına "Yoksulluk kaç gün sürer baba?" diyor. Baba "40 gün oğul" diyor. Çocuk bu sefer de "40 günden sonra zengin olur muyuz baba?" diyor. Baba "Yok oğul, alışırız" diyor...
Elimdeki kitapta, "Provası sert" bir coğrafya var fonda. İnkarla geçen baharlar, imhayla gelen yazlar, parça tesirli sonbaharlar…Kış var, devlet var. Karla karışık yağan kurşunlar… Yoksul ve "feleği şaşmış" insanlar.
Murat Özyaşar’ın yeni yayınlanan ikinci kitabı. "Sarı Kahkaha"dan söz ediyorum. "Mecbur" insanların hikayeleri.
Sanki kendiyle konuşuyor yazar. Canı sıkılmasın diye kendinden kendine arkadaşlar yaratmış gibi. Kamil de o, Refik de. Felçli de.
"Ben on yıl dağda, yirmi yıl hapishanede kaldım" diyen, bütün bir ömrü bir cümlede ifade eden adam gibi yazar da her cümlede saklı bir hikayeye çekiyor okuru. Çünkü: "Cümlelerin anlamları yoktur. Anlamların cümleleri var. Her anlamın bir cümlesi olmadığı için de hikayeler var… Anlatılamayan,ancak yazılabilen hikayeler."
***
İlk kitabında da ayak izleri vardı ama bu kitapta daha net anlıyoruz ki yazarın asıl mevsimi kış. Hikayelerde olay yok gibi görünse de yakın tarihin olaylarına göndermeler var. Bulaşıcı hikayeler. Her cümleye yardım ve yataklık etmeye çekiyor okurunu. Bunu da hamasetle değil usul usul yapıyor. Sıradanmış gibi görünen bir sıradışılık. Bu dilde de gösteriyor kendini. İki dilliliğin kırılmasından çıkan sıradan bir sokak dilini özgünleştirip kendine ait bir dil yaratabilmek kolay olmasa gerek. Zaten de edebiyat dediğimiz bu özgünlükten doğan bir hal değil mi? Bu da sağlam bir dil bilinci gerektirir ki bu hikayelerdeki vuruculuk buradan kaynaklanıyor.
İlk kitabı "Ayna Çarpmasına göre daha da yoğunlaşmış ve derinlikli bir dil. Bahtı teninden kara insanlar ve "karaşın" bir dil. Nereden vuracağı çok belli değil, her an bir imgeye toslayabilirsiniz. Farklı dil grupları arasında yer alan iki dilin gramerleri arasındaki kırılmalarından, kaybolan hecelerinden ustaca yararlanılmış.
"İnsanın gidebileceği en uzak yerdir çocukluğu" yargısına katılmıyorum. Tam tersi belki. Hele de bu hikayelerde ha deyince her yol çocukluğuna çıkıveriyor çünkü. İyi ki de çıkıyor. Ayrıca yazarın çok masal dinlediği ve sevdiği belli. Çünkü sine-masal (sinematik demek istemedim. Sinemacılara bir tüyo olabilir ama) tadında bu hikayeler. Bu sayede yarattığı imgelemlerle -okuduğu öykünün dışında- kendi yaşantısından kareler de bir film şeridi gibi geçiyor okurun gözlerinin önünden.
***
Yazarın edebiyata ilgisi ortaokul yıllarında başlamış.Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Diyarbakır'ın varoşlarında edebiyat öğretmenliği yaptı ve öğrencileriyle "Hışt Hışt" adlı bir edebiyat dergisi yayımladı. Öyküleri, Varlık, Kitap-lık, Adam Öykü ve İmge Öyküler dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Ayna Çarpması 2008 yılında yayımlandı. Bu kitap, 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne ve 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü'ne değer görüldü. Bu kitap, "Bîr" adıyla Kürtçeye çevrildi.
Herkes kendince " izlenmesi gereken bir film ya da okunması gereken bir kitap" der ya hani. Benimkisi de öyle birşey işte.