Sarıyıldız da diğer bazı vekiller gibi sınır bölgesinde başından beri görevde bulunanlardan. Ona, “taş atan çocukların” ülkesinde “taş atan parlamenter” Aysel Tuğluk ile Ayla Akat Ata’yı da eklemeliyim. Elbette nöbetleşe köylerde, battaniyelere sarılarak eylemlere katılan diğer bütün parlamenterleri de unutmadan...
Ben bu notları yazarken şunu fark ettim: “Bölgede sürekli durmanın” anlamını yeterince anlatmamıştım.
Bölgede sürekli bulunmak, aslında “cephede bulunmak” anlamına geliyor. Bırakalım obüs topunu, havanı, tankı, katyuşayı; DAİŞ saflarında bulunan bir Çeçen sniper, sizi karşıdan tam alnınızın ortasından vurabilir. Neredeyse kırk gündür, sınırdaki bütün “bekçiler, dürbüncüler”, bütün özgür medya çalışanları ve HDP’li parlamenterler işte böyle “silah menzilinde” büyük bir cesaretle çalıştılar.
 Örneğin bir gün Etmenek Köyü’nde, binlerce insanın alanda bulunduğu bir sırada Sarıyıldız’ın bulunduğu yere çok yakın bir evin üç duvarını delerek bir havan mermisi düşmüş, mucize eseri sadece dört kişinin yaralanmasına yol açmış. Mermi biraz sapsa çok sayıda insan, bu arada belki Sarıyıldız da savaş kurbanları arasına katılacakmış.
Birlikte Boydê’ye (Yumurtalık) doğru yol alırken bunları anlattı. Boydê’de Kobanêlilerin binlerce hayvanı ve motorlu aracı Türkiye tarafından kontrol altına alınmış. Bunların Türkiye tarafına geçmesine engel olunuyor. Halk sınır tellerine dayanmış. Burada Kobanêlilerin hayvanları ve araçları, önüne gelen tarafından -bu arada çeteler tarafından- talan ediliyor. Buradan çalınan araçlara bomba yüklenip, YPG mevzilerinde patlatılmaya çalışılıyor.
Biz sınıra doğru yürürken, bizi bir asker karşıladı. Sınıra yaklaşmak yasak. Baktım Sarıyıldız askerle Kürtçe konuşuyor. Meğer sınır boyundaki birliklere Kürt askerler yerleştirilmiş. Türk devleti müthiş. Vekilliğin Türkiye’de ne işe yaradığını pek anlamasam da, burada işe yarıyor. Bize izin verdiler. Yaklaştık. Sınır “tarumar”. Keskin jilet benzeri metallerle donatılmış teller yerlerde sürünüyor. Sınırlar Kobanêlilerin ayaklarının altında. Halk araçlarıyla, hayvanları ve yanlarında getirdikleri “satacak eşyaları” ile birlikte Türkiye tarafına geçmek istiyor. Ama asker engel oluyor. Kalabalık giderek gerginleşiyor. Yüzlerce insan her an sınırı aşabilir ve anında çatışma çıkabilir. Sarıyıldız kitleye sesleniyor. Onları yatıştırıyor. Bu arada koyu ceketli, elli yaşlarında bir adam öne çıkıyor. Gömleğini açıyor. Göğsü baştanbaşa yarılmış. Kalp ameliyatlı. “İlacım yok, öleceğim, bırakın geçeyim” diyor. Sarıyıldız adamı yanına alıyor. Sınırdaki subayla konuşuyor. Sonuçta subay hasta Kobanêlinin geçişine izin veriyor.
İşte o anda ben, aralarından bir kişinin “kurtulması” karşısında, oradaki binlerce insanın “isyan” edeceğinden korktum. “Neden yalnız o, neden ben değil” diyecekler sandım. Öyle olmadı. Tek bir itiraz çıkmadı. Orada soğuk geceler boyu aç susuz bekleyen insanlar, aralarından birinin “ölümden dönmüş” olmasını sessiz bir sevinçle karşıladılar.
Kobanê savaşı, kitleleri, çok acı derslerle eğitiyor.  
 ***
Yec’üc-Mec’ücler ve ‘zalim’in adaleti

Karşımızda DAİŞ var. Bayrağı siyah. Üzerinde “Allah” yazıyor. İslam’ın ve “Allah Teala’nın” böylesine karalanmasına, simsiyah bir vicdansızlığa bürünmesine her Müslüman isyan ediyor. Ama en çok da Kürdistanlı meleler bu duruma kan ağlıyor.
İlk gittiğimiz köyde, Mehser’de bir grup mele (imam) ile karşılaşıyoruz. İslam adına yapılan zulümden şaşkına dönmüşler. “Bu İslam değil” diyorlar. Onların en büyük kaygısı, Avrupalıların İslam’ı yanlış anlamaları da değil. Onlar, “Gençlerimiz İslam’dan bu Yezid soylular yüzünden soğuyor” diye düşünüyorlar.
Onlarla konuştuktan sonra, bir de caminin damından bu DAİŞ nasıl görünüyor merakıyla yukarıya çıktım. Ben Kobanê’yi seçmeye çalışırken, daha önceden tanıdığım Mele İdris elinde bir dürbünle yanıma yaklaştı,
“Ne görüyorsun?” diye sordum...”Ye’cüc, Me’cücleri görüyorum” dedi ve Mele Kur’an’dan Kehf Suresi’nin 93. ayetinden 99. ayetine kadar ezbere okumaya başladı. Ben Türkçelerini sunuyorum:
93 - Nihayet iki dağ arasına ulaştığında, onların önünde hemen hemen hiç söz anlamayan bir millet buldu.
94 - “Ey Zülkarneyn!” dediler, “Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi vermeyi teklif ediyoruz, ne dersin?”
95 - O da şöyle cevap verdi: “Rabbimin bana verdiği imkanlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden gücüyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir sed yapayım.”
96 - “Demir kütleleri getirin bana!” Zülkarneyn iki dağın arasını demir kütleleriyle doldurtup dağlarla aynı seviyeye getirince: “Körükleyin!” dedi. Tam onu bir ateş haline getirince, “Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim” dedi.
97 - Artık o Ye’cüc ve Me’cüc’ün, ne seddi aşmaya, ne de onda delik açmaya güçleri yetmedi.
98 - Zülkarneyn: “Bu, Rabbimden bir rahmettir, bir lütuftur, dedi. Rabbimin tayin ettiği vakit gelince, bunu yerle bir eder. Rabbimin vaadi mutlaka gerçekleşir.”
99 - O gün, yani kıyamet günü onlar deniz dalgaları gibi birbirine çarparak çalkalanırlar. Sûr’a da üfürülür, insanların hepsini bir araya toplarız.
Enbiya Suresi 96.-97. ayetlerinde seddin yıkılması şöyle anlatılır:
96- Nihayet Ye’cuc ve Me’cuc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başlarlar.
97- Ve doğru vaat vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kafirlerin gözleri birden donakalır, “Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!” diyecekler.
Biz aşağıya iniyorduk ki, tam da “Mürşitpınar Kapısı’nda” büyük bir infilak oldu.
Amerikan uçakları “Ye’cüc, Mec’ücleri” bombalıyordu.
“Ya Mele İdris,” dedim, “dünyanın en zalim devleti burada adalet dağıtıyor, sen bir de bunu izah et bakalım.”
Mele şöyle dedi: “Zalim, yeryüzünde Allah’ın adaletidir. Allah onunla (başkalarından) intikam alır. Sonra (döner), ondan da intikamını alır.” (bk. Keşfu’l-Hafa, 2/64)
 Ne diyeceğimi şaşırdım: “Amin” dedim...

‘Yalan rüzgarı’ bitti, hakikat rüzgarı esiyor

Özgür medya önce sınırda konuşlanmış. Ben Suruç’a gittiğimde, “medya karargahı”nı devletin ağır saldırıları karşısında Suruç’a çekmişti. Karargah dediysem, küçük bir oda. İki masa, beş altı iskemle. Masaların birinde tüm özgür medyayı koordine eden Ramazan Pekgöz oturuyor. Günlerce uyumadılar, sınırda sabahladılar. Şimdi sabahın köründe işbaşı yapıyorlar. Bütün ajanslar, DİHA, ANF, JINHA, bu arada Rojava’nın ajansı ANHA da orda. Bütün TV’ler de. Gazeteler de. Aynı zamanda kardeş IMC de bu koordinasyonla işbirliği yapmakta.
Onlarca özgür medya emekçisi sınırda ter döktü, döküyor. Bunlardan ikisi var ki, onlar DAİŞ cehenneminin tam orta yerindeler. Abdurrahman Gök ile Ersin Çaksu...
Daha önce söyledim. Medyanın görev yaptığı alan aslında “savaş alanı”, savaşın sürdüğü yer ile aralarında sadece bir “tel örgü” ile “ray” var. Hepsi defalarca ölüm tehlikesi atlatmış.
Sizlerin canlı yayınlarda gördüğünüz tüm muhabirler “savaş muhabirleri”.
Merkez medyanın muhabirleri arasında da fedakar muhabirler var. Ama çoğu “savaş oyunu” oynuyor. Tepelerinde çelik miğferler, üzerlerinde kurşungeçirmez yeleklerle, hiçbir risk taşımayan alanlardan sözde “yayın” yapıyorlar. Bizimkilere baktım, başı açık, sırtında bir gömlek... Aşk olsun!
Özgür medya bu defa büyük bir rol oynuyor. Merkezileşmiş durumdalar. Tam bir uyum içinde ve devrimci “hevallik” ilişkileriyle birbirlerine yardım ederek çalışıyorlar. Onlar, bu defa hükümet yanlısı medyanın psikolojik savaşını püskürttüler. Verdikleri haberlerle ve batı medyasına yaptıkları yardımlarla Kobanê savaşının gerçeğini tüm ülkeye ve dünyaya duyurdular.
Düşünsenize, Kobanê’nin en sıcak savaş alanlarında bizim Apo ile Ersin’den başka muhabir yok. Tüm dünya onlara başvuruyor.
Ve işte görüyorsunuz: Bizim medyamız, AKP hükümetinin yalan “rüzgarını” tersine çevirdi. Şimdi Cumhurbaşkanı ve Başbakan “hakikat rüzgarının” önünde teker meker yuvarlanmakta.

Apo’nun babası

Suruç Devlet Hastanesi’ne herkesi almıyorlar. Yaralıları huzursuz eden “meraklı” akınını başka türlü önlemek mümkün değil. Sağ olsunlar “gönüllü” doktorlar, yani şu savaş cephesinin “insanı yeniden hayata döndüren” melekleri, bana izin verdiler.
Hastane merdivenlerinden çıkarken, ambulanslardan, birisi kadın dört Kobanêli savaşçı sedyelerle indiriliyordu. İkisinin yarası ağırdı. Birinin ayağından kan boşanıyordu. Onlara baktım. Yüzlerinde en küçük bir kımıltı bile yoktu.
En fazla yirmili yaşlardaydı. Kolu bir mermiyle, bacağı ise bir bomba şarapneliyle yaralanmıştı. Güleç yüzlü bir insandı. Adı Ali Hasan... Ülkesine geri dönmeye hazırlanıyordu. O sırada odaya kucağında dokuz aylık bebeği ile genç bir kadın girdi. Eşiydi ve çocuk babasını ilk defa görüyordu. Oğlunun adını “Abdullah” koymuştu. “Apo” diye hitap ediyordu ona...
“Onları bırakıp mı gideceksin?” diye sordum.
Biraz sert bir şekilde şöyle dedi: “Burası Suruç, Kobanê’nin bir parçası, bizim vatanımız ve buradaki insanlar bizim akrabalarımız. Karımı ve çocuğumu vatanıma ve halkıma emanet edeceğim.”
Onunla sarıldık. “Allah yolunu açık etsin” dedik. Yalnızca “spas” demekle yetindi.
Ve kimliğini saklı tutmak isteyen bir başka yaralıdan da söz edeceğim. Kısaca. Rakamlarla. Bu onun beşinci yaralanmasıydı. Başı da içinde vücudunda tam 26 mermi, şarapnel yarası vardı. ÖSO’yla savaşta da yaralanmıştı, El Nusra’yla savaşta da. Üç kere de DAİŞ’le savaşta yaralanmıştı. Babası cephedeydi. Ağabeyi de yarası iyileştiği için yakında cepheye gidecekti.

Kobanê’de bir kahramanlık destanı yazılmakta...


VEYSİ SARISÖZEN