Komşulara, çıkar kapısı olarak baktıkları kavimlere, meyve bahçelerine dadanan eşek arıları iştahıyla dalıyordu. Tatlı diller döküp etrafa gül kokuları yayarak, “aramızda sıfır problem" diye diye aşkını fısıldayarak el tutuyor, yanağa yanak sürüyorlardı.

Al gülüm, ver gülüm günleriydi. Yalakalık çamurunda biri “din kardeşi" ise beriki, “hasret çekilen aziz dost"tu. Alan mutlu, veren, haz almış gülüşlüydü.

Avrupa kapıları açıktı. “Al sana insaniyet ödevi, çalış da gel" denilen ödevler vaktinden çok önce bitince, Avrupalılar “afferim" diyerek şıp şıp sırtlarına vuruyor, “bu gidişle, vaktinden önce adam olacaksın" diyorlardı.

Adam olma dönemiydi ya, Ermenistan’la, tarihi düşmanlık cemedleri (buz) bir anda eritiliyordu. Ermenilerin yas gününde göz yaşı dökme törenleri bile düzenleniyordu. Cumhurbaşkanı Gül, bir koşu gidip Erivan’da futbol maçı seyrediyor, beride dostluk anlaşması imzalanıyor, hatta, yüz yıllık bir aradan sonra, Türk medyasında ilk defa, (Etyen Mahçupyan ve Markar Eseyan cinsinden yalaka tipler de olsa) Ermeni yazalara saha açılıyordu.

Yunanistan canibinde ayrı bir dostluk bayramı kutlanıyor, okul kitaplardan ırkçı söylem ve sövgüler silinerek, ezeli düşmanlık uzlaşmaya dönüştürülüyordu.

Suriye yolu ise kardeş kapısıydı. Başbakan Erdoğan ailesi, Esadlara ev oturmasına gidiyor, birlikte tatil, hükümetler de ortak toplantı yapıyorlardı. Bu kadar yani…

Irak’a mercimek, soğan satışları iyi, kazanç tatlıydı. İran, kardeş ülke, Rusya çıkarda ortatı. Dost İsrail’in uçakları, Konya’da savaş eğitimi yapıyordu. Mısır kardeşti.

Ancak, Erdoğan’ın bu hengame içinde, sıkıldığı kesindi. Bakışları, duruşu onu ele veriyordu.

Çünkü o hala, değişmemişlikle hala Kasımpaşalı sokak simitçisiydi. Antik tarihin kalıntılarına “çanak-çömlek" diyecek cahil, burjuva kültürüne yabancıydı.

Nezaket ve zerafetin buharlandığı protokol dünyasına yabancıydı. Sıkılıyordu. O ne koydun, neyi götürdün, ne kadar kazandın mevzularında konuşmayı seviyordu.

Kürtlere, “kadın da olsa, çocuk da olsa" tehditleri savurmayı, aldığı canları “terörist" telafuz etmeyi, katledilmişlerin rakamını sıralamayı seviyordu. 

Bu nedenle, protokoller rolünün devam etmeyeceği, belliydi. Derken, Fransa Cumhurbaşkanı Jaques Chirac patladı. Onunla ilk defa yüz yüze gelen Chirac, çıkışta, içerde neler olduğunu açıklamıyor, ama “insan biraz nezaketli olmalı" diyordu.

Büyü bozulmuş, sokak kültürü üste çıkmıştı. Gerçek yüzü, orta yerde çıplaktı.

Önce, Ermenistan kapılarında kabadayılandı. Azerbeycan’ı kışkırtıp savaşa sürdü. O arada, sınır kapılarının açılmasını öngören anlaşma bozuldu.

Sonra Suriye’ye cephe açtı. Yer yüzünün gezgin İslamcı teröristlerini, silahlandırıp içeriye soktu. Gösteri yürüyüşlerine izin vermeyen Esad, diktatör ilan edildi. TC terör üssü, Suriye harabe, gerisi mezarlıktı, artık. Erdoğan, üç saat sonra gidip Şam’da Cuma namazı kılma sözünü verdi, halkına.

Sınırlar ve ötesinde “aldatıldık, dolandırıldık" sesleri yükseliyordu. İsrail düşman, yandaş İslamcıları iktidar yapmayan Mısır hedefti. İran uzak düşman komşuydu. Rusya, resmen ilan edilmemiş savaşta vurulmuş, uçağı düşürülmüştü.

Ortalık bir yanıyla, tımarhaneye çevrilmişti. Öteki yanıyla 1950’liler pavyonlarını andırıyordu. Birileri dansöz, maharetli dansöz edasıyla şıkıdım şıkım ileri, geri, yanlara açılarak hamle ediyor, kıvırıyordu. Kıvırdıkça eski dostlar düşman, düşmanlar “ver elini öpim abi" yalvarmasıyla dost oluyor, kimin ne olduğu bir belirsizlikte tımarhane, zurna sesleri yerine savaş naralarına boğuluyordu.

En son Suudi Arabistan “dolandırıldık" diye feryat ediyordu. Suudileri Ankara elçisi Merdad, BBC’ye verdiği demeçte, Türk devletinin bölgede akan kanın sorumlusu olmasına rağmen, sürüklendiği krizden çıkmak için İsrail, İran ve Rusya ile anlaşarak, Esad’a sahip çıkarak Arapları yüzüstü bıraktığını söylüyordu.

Oysa, düne kadar Suudiler ağabeydi. Ekonomik darlık görüldüğünde Suudi Kralın körfezinden “meçhul kasadan" dolar (kayıt dışı dedikleri) yağıyordu.

Kral, Erdoğan’a yüklü armağanlar sunuyor, Bilal’e tastamam 100 milyon dolar bağışlıyor, bu tatlı düş ortamında İslam ordusu inşa ediliyor, Kayserili General Hulusi bey, Riyad’da savaş üniforması içinde sünnet çocuğu mahcubiyetiyle dikiliyordu, Kralın karşısına…

Öte yandan Filistinliler, “dolandırıldık" diye feryat ediyor, Suriye ve Irak’a salınmış İslami terör çetelerı, aynı sesi veriyor, kullanılıp terk edilmek, dolandırılarak ortada bırakılmaktan yakınıyorlardı. 

Her tarafı tımarhaneye döndürenler dünyasında, Barzanigiller, daha ağır kayba uğradılar. Onlar dost diye geçici kaydıyla toprak, üs bölgeleri kaptırdılar. Sonra da “gücünüz yetiyorsa gelin çıkarın" restiyle karşılaştılar. Buna rağmen, ağabey-kardeş kaldılar.

Hürriyet gazetesinden Borazancı Abdül bile, “baharda, Kürdistan’ın Kandil dağlarına sefer var" diye yazıyor, şimdi. Herkes, yeni doğmuş bebek de biliyor, sefer amacını.

Hedef amaç, Kürdistan’ın işgalidir. Petrol alanlarını, Musul yolunu zaptetmektir.

Ancak, Kürdistan ruhunun yaratıcılarından Komutan İsa Suwar’ların torunları, “buyur buradan al" diyen, davetkarlara katılacak mı? Bütün mesele bu…