TC’de, Hitler’in temel takıntısı Yahudilerin yerine, Kürtler oturtulmuş karşıdan ateş ediliyordu. Hitler Almanyasında Yahudi katliamı ülkeyi sosyal, kültürel ve ekonomik olarak işgalden kurtarmaktı.

TC’de Kürtleri “temize havale etme"nin adı, “vatanı bölücülerden kurtarma operasyonu” idi.

Oysa Kürtler, yurtlarının öz sahipleriydi. Onları bölücü ilan edenler, göçmendi.

Hitler rejiminin, Yahudilere vuruşun adı “Kristal Gece”ydi.

Nazi rejimin polisi ve milis gücü Yahudilerin evlerini, dükkan, büyük boy mağaza ve her türlü iş yerlerini talan etmiş, çalamadıklarını ateşe vermiş, kırıp dökmüş, bu arada yakaladıkları Yahudileri katletmiş, ertesi gün Yahudiler suçlu ilan edilmişlerdi.

  6-7 Ekim 2014 tarihleri, Kürtler için, Türk usulü “kristal gece" idi.

Kürtler, TC’de demokrasi var ve Anayasa da yürürlükte zannıyla 6 Ekim 2014 tarihinde, TC boyutunda (Türk şehirlerinde de) DAİŞ (IŞİD) eliyle Kobanê’de girişilen katliamına karşı silahsız, şiddetsiz bir gösteri düzenlemişlerdi. Göstericiler, hiç kimseye bir zarar vermedikleri halde, her yerde polisin zehirli gaz, panzerli saldırılarına uğramış, bu arada “galeyana gelen Türk"ler, silah, taş ve sopalarla Kürt semtlerine, mahallelerine baskına çıkmıştı. Ertesi gün de tazelenen saldırılarda, 53 kişi katledilmiş, sayısı belirsiz ev, dükkan, iş yeri talan edilmiş, götürülemeyenler her şey ateşe verilmiş, tahrip edilmişti.

Hitler’in Kristal Gecesi’nde olduğu gibi, TC’de de, silahlı saldırıya uğrayan, katledilen, malı, mülkü talandan sonra ateşe verilen Kürtler suçluydu. Erdoğan, o günden beri Kürdü, “kendi canının katili" olarak gösteriyor.

Gerçek katiller de, yüzlerinde gülücük ortalıkta dolaşıyorlar…

Bu bir başlangıçtı. Topyekün savaş, bunun ardından geliyor, sınır ötelerine taşıyordu. Nerede Kürt varsa, baskıncılar oradaydı. Güney Kürdistan, “dost alış-verişi" adıyla tepe tepe işgal, Rojava ise bomba altındaydı.

İçerde ise ölüm mangaları kol geziyordu. 1990’larda, tetikçileri taşıyan Toros marka araçların yerini, bu dönemde lüks marka jipler almıştı.

Tetikçilerin bazıları, anlaşılmaz dillerle konuşuyorlardı. Bunlar El Kaide’nin Suriye, Irak kollarından ödünç alınma katillerdi.

Türkler, Kürdistan’da verilen savaşın yükünden habersizdi. Katledilen Kürtler insan değil, birer rakam olarak gösteriliyordu, medyada. Hiç birinin hikayesi yer yoktu, olamazdı.

Çünkü, Kürdün kendini dağa vurup silaha sarılmasının sebebini söylemek, Türk vatanseverliğine aykırı ve de suçtu. Savaşın lordları böyle buyurmuşlardı.

Onlara göre, hiç bir sorunu olmayan Kürtler, “kafadan terörist"ti. “Masum ve mazlum Türkün" vatanını bölmek ve bazıları da spor olsun diye Türk askerini, polisini öldürmeye çıkıyor, bu arada “hak ettikleri akibete uğrayıp" öldürülüyorlardı.

Türk halkı, kendi büyüklerinin yalanıyla besleniyor, Kürtlerin ölüm haberiyle de seviniyordu.

Oysa Kürtler acı çekiyor, ama kendisi de faşizmin cenderesindeydi. Bu çağda, hala birilerinin izin verdiği oranda insandı.

Hırsız, kasa soyguncusu, rüşvetçi dini önder, cennet yolunun anahtarcısı olarak çıkıyordu karşılarında.

Kimileri sarayları sultanı hayatını yaşıyordu. Buna karşılık, nüfusun dörtte biri açlık sınırında bir hayat sürüyordu. Nereye gittiği, neye harcandığı bilinmeyen dış borç miktarı 500 milyar doları geçiyordu. Her bebek milyonlarca dolar borçla doğuyordu.

Amed Belediye Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı daha mahkemeye çıkarılmadan tutuklandıkları haberini müjdeleyen çamur-çirkef medyasının hikayesini yazmaya hazırlanırken, faşizmin yalanına aracılık etmeyen Cumhuriyet gazetesinin baskına uğramasıyla güne giriyorduk.

Türk devleti, bu sırada Amerika dolandırıcılık ve kaçakçılıktan tutuklu Reza Sarraf davasının takipçisiydi. Aynı devletin polisi, sabaha karşı toplumun vicdanı yazarların evine baskına çıkıyordu. Lağım medyası sevinç içindeydi.

Oysa faşizmin sağı, solu yoktu. Hitler rejiminde gazete baskınlarına, aydınlar, demokratların tutulanmasına sevinenler, günün birinde sıra kendilerine geldiğinde, boş yere teselli edecek kişi aramışlardı.

Oysa 6-7 Ekim bir başlangıçtı. Ardından, Kürt şehirlerinin yıkımı, insanların diri diri yakılması, ırkçılığın sınır örtesine ihracı gelmişti.

Öyle anlaşılıyor ki, Dimitrof’un deyimiyle zincirlerini koparmış faşizm daha da ileri gidecek, sırasın geleni altına alacak, daha da azgınlaşarak sonunu hazırlayacaktır.