“Şêrgele hene; bê kêl û bê gorn, şêrgele hene; şevçirax û heyve-ron”

Yüksekova’daki abluka ve çatışmaların ardından sosyal medyada teşhir edilen birçok cenaze Erzurum Adli Tıp Kurumuna götürülmüştü. 50’den fazla insan bedeni ailelerin DNA sonuçlarına dahi ihtiyaç duyulmadan alelacele (kaçırılarak) Erzurum kimsesizler mezarlığına defnedildi. Bu cenazelerden bir tanesi de Mevlüt Salazer’e aitti. Ailesi DNA eşleşmesi sonucu çocuklarının cenazesini beklerken kendilerine yaşamını yitiren bir kadının cenazesi verildi. Sonrasında aile kendi çocuklarına ait olmadığını söylediğinde başka bir cenaze verdiler ama o da çocuklarına ait değildi. Ölen insan bedenlerinin özensizce gömüldüğü mezarlardan aileye beş defa farklı cenazeler verildi. Nihayet aile başvurduğu kurumlardan resmi bir açıklama almadan Başkale’ye geri döndü.


Kendi çocuklarının bedenine ulaşmak isteyen ailenin payına netice almaksızın işkence edilen cenazelere beş defa şahitlik etmek düştü. Aileden geriye kalan bir cümlelik açıklama, devletin biat etmeyen Kürtler’in ölülerine ve yaşayanlarına olan tavrını özetler nitelikteydi: “Mezarlar yeniden açılacak.”


Kamusal yastan mahrum bırakılmak istenen birçok cenaze için benzer durumlar söz konusudur. Sosyal medyadaki listelerde ismi yanlış geçen Ercan Yiğit’in (Ercan Atar olarak geçmişti) ailesine sessizce gömmeleri karşılığında verilen cenazesi, ölüleri “değersizleştirme” pratiği olarak karşımıza çıkmaktadır. Ercan, hiç yaşamamış gibi gömülmeliydi aksi takdirde gömülmesine dahi izin verilmeyecekti. Nitekim gömülmesine izin verilmeyen ya da gömülecek bir bedeni olmayan onlarca genç varken bedenleri sessizce, gizlice gömmek en azından bedenlerden ölümün çalınmasına mani olmak olarak okunabilir.


Ölüm ilanları

Bir yaşamı değerli kılan nedir ya da nasıl bir yaşam değerlidir? Butler’ın doğrudan sorduğu biçimiyle “Kim insan sayılır? Kimin yaşamı yaşam sayılır? Bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir? [1] Farklı konfigürasyonlarla çoğaltılıp sorulabilecek bu sorulara Butler “yası tutulabilen hayat” yanıtını verir. ‘Bir yaşamı yası tutulabilir kılan nedir’ sorusunu yine Butler yanıtlar: Bir yas hiyerarşisi dökümü yapabiliriz kuşkusuz. Bunlara tanık olduk bile, ölüm ilanlarında yaşamlar çabucak derlenip özetleniyor, insanlaştırılıyor, genelde evli oluyor ya da evlenmek üzere heterroseksüel, mutlu, tek eşli… Ancak İsrail ordusu tarafından öldürülen binlerce Filistinlinin ya da çoluk çocuk sayısız Afganın aslarını neredeyse hiç duymuyoruz. Onların adları ve yüzleri, kişisel tarihleri, aileleri, hobileri, yaşamlarını belirleyen sloganları yok mu? [2] 

Şüphesiz var her birinin hikayesi ancak yas hiyerarşisi içinde en altta olanlar insan olarak addedilmezler ve tabiatıyla ne anlatılacak bir hikayeleri ne de tutulacak bir yasları olabilir. Başka bir ifade ile yokturlar aslında bu insanlar. Yok olanın, gerçek sayılmayanın, gerçekliği yadsınanın ölümünün de yadsınmasının manası nedir? Butler şöyle der; “Gerçekliği yadsınanlar, tuhaf bir biçimde canlı kalırlar ve dolayısıyla tekrar ve tekrar yadsınmaları gerekir. Yasları tutulamaz çünkü zaten hep kayıptırlar ya da daha ziyade hiç olmamıştırlar ve öldürülmelidirler, çünkü ölülük halinde inatla yaşamayı sürdürüyor gibidirler… Ötekinin gerçeklikten çıkarılmasının anlamı onun ne canlı ne ölü olduğu, tükenmeksizin hayaletsi olduğudur” [3]. 

Öte yandan ölüm ilanlarından bahseder Butler, ölüm ilanı yasın kamusal görünürlüğüdür, ölüm ilanı olan bir yaşam ‘değerli’ yaşanmış bir yaşamdır. Cenaze törenini de ekleyebiliriz bu anlam hiyerarşisinin bir halkasına ve bir başka halka, gömülebilmek ve mezar taşı. Zira mezar, hem tarih, hem hafıza hem de bir yas mekanıdır.

Geçen Temmuz ayıdan bu yana ülkede farklı biçimlerde öldürülenlerin sayısı birkaç binlerle ifade ediliyor. Rakip istatistiki değerler açıklanıyor. Mezkur binlerce ölüm içinde de bir hiyerarşiden bahsetmek mümkün. Şüphesiz bu birinin yaşamının diğerinden daha değerli sayılmak suretiyle iradi bir biçimde oluşturulan bir hiyerarşi değil. Birçoğumuz gayrı farkındalıkla bunun bir parçası oluyoruz. Kendimiz yadsımasak bile, yaşamı yadsınanın ölümünün de yadsınması ve hatta bütün hikayenin faili olanın hikayenin bir parçası olarak addedilmeyerek üçüncü kez yadsınmasına dahil oluyoruz veya tanıklık ediyoruz.


Hikayesi olmayanlar

Bu yazı, binlerce ölümün içinden hikayesi olmayanlarla ilgili. Hikayeleri olmadığı için de anonim olan ölümlerle, ölümleri müphem istatistiki verilerde sürekli değişen rakamlar olanlarla ve hatta bir cenazesi olmadığı için ölüp ölmediği belli olmayanlarla ilgili. Bu yazı Kürdistan’daki ablukalarda öldürülen, isimleri ve yüzleri olmayan gençlerle ilgili. Sosyal medya son zamanlarda bir tür kamusal yas tutuma, yası kamusallaştırma ve ölümü, “boşa ölünmedi deme” mecrası işlevi görüyor. Hashtag’lerle bazı ölümler kamusal kılınıyor, paylaşılan fotoğrafları ile ölenlerin bir zamanlar yaşadığı ve aslında gerçek ve insan oldukları hatırlatılıyor. Adı bir Hashtag olacak kadar tanınmayan, paylaşılacak bir fotoğrafı olmayan ya da bulunamayan yirmili yaşlardaki Kürt gençleri, sosyal medyanın yas ve anma ritüelinin bile dışında kalıyor. Bir sokak anmasında onlar anılmazlar, pankart ya da dövizlerde onların adları taşınmaz, onlar için söylenen bir türkü ya da atılan bir slogan yoktur. Muzaffer ya da mağlup orduların savaş meydanlarında geriye bıraktıklarıdır onlar. Tarihi ve hakikati en aşağıdan inşa edenlerdir onlar, bu yüzden kışkırtıcı ve rahatsız edicidirler aynı zamanda ve belki bu yüzdendir de bilmek istemeyişimiz onları.

Bütün bu toz bulutu içinde eğer Kürdistan’ın son bir yılının hikayesi anlatılacaksa -ki o zaman şimdi değil kanımızca- bu hikayenin yaratıcıları ve faillerinden azade bir anlatı, başından beri görünmez olanları, yadsınanlar ve hatta ölümleri dahi yadsınanları bir kez daha yadsıyarak onları anlatmaktan öteye gidemez. Zira hala iki yüzden fazla cenazenin kayıp oluğu, onlarcasının, yüzlercesinin mezarının dahi olmadığı ya da kimsesizler mezarlığına defnedildiği ve hala Adlı Tıp kuyruklarında parçalanmış ve yakılmış bedenlerin DNA testlerinin tamamlanmadığı bir iklimde, hele hikayenin faillerini yadsıyarak onları anlatmaya çalışmak en hafif tabirle abesle iştigaldir. Eğer bir gün bu son bir yılın hikayesi anlatılacaksa, hikayeyi yaratanların isimleri ve yüzleri anlatılsın diye, onlar yaşadı ve öldü denebilsin diye… 

Bir isimleri yok onların

Eğer olsaydı, bilseydik adlarını belki bir şiir yazardık onlara

Bir mezarları yok, olsaydı belki bir ağıt

Yüzleri yok, bilseydik yüzlerini belki heykelini yontardık

Bilmediğimizdendir bu yazının anonimliği

Herkesin bildiği ama aslında hiç olmayan sen.


Butler, Judith (2013). Kırılgan Hayat, Yasın ve Şiddetin Gücü, çev.Başak Ertür, İstanbul: Metis Yayınları

[1].Agy. s.35

[2].Agy. s.47

[3].Agy. s.48-49


Tuncay Şur / Ali Sarı