Mardin E Tipi Cezaevi’nden 180 kişinin sürgünü 17 Temmuz 2012 günü gerçekleştirildi. Yaşlı, çocuk, tutuklu, hükümlü, hasta, sakat demeden apar topar bir liste hazırlanıp elimize tutuşturuldu. Üç posta halinde ve her posta 60 kişi olmak üzere yollara düşecektik. İlk posta sabahın köründe ringlere bindirildi. Ardından ikinci grup ve sonra üçüncüsü. 350 kişilik cezaevinden 180 kişi sürgün olacaktı.
Sadece iç çamaşırlarımızı yerleştirmek için küçücük poşetler dışında herhangi bir şey almamıza izin vermediler. Temmuzun sarı sıcağında, iki saatten fazla tek nefes ve terler içinde ringlerde bekletildik. Elbiselerimiz yağmurda ıslanmışçasına duruyordu üzerimizde. Bir-iki arkadaşta bulunan selpak ve peçeteleri anında tükettik.
İşlemler bitince dört ring hareket etti ve diğer arabalar ardı ardına dizildi. Cezaevi önünde kadınlı erkekli ve çocuklu yüzlerce kişi birikmiş, bağırıyorlardı. Genç bir kadın onca kişi arasında göğsünü dövüp ağlıyordu. Hemen yan tarafında yaşlı bir kadın yere yığılıp bayıldı. Herkes etrafında toplandı. Ortalık adeta Roboski’yi andırıyordu. Ringler kalabalığı tozlar arasında bırakarak tırmanışa geçti.
‘’Gece gerdanlık, gündüz mezarlık’’ Mardin şehrini dolanarak Beriya Mêrdînê’ye indik. 22 yıl aradan sonra doğduğum topraklara ellerim kelepçeli, ringde ve sürgün yollarında uğruyordum. Amin Maalouf’un ‘’Doğduğum topraklar beni unuttu ama ben doğduğum toprakları unutamadım’’ sözü aklıma geldi. Belki bıraktığımız gibi değil bu yerler. Ama biz kafamızdakini süsleyerek ve güzelleştirerek seviyoruz işte...
Doya doya Beriya Mêrdînê’yi seyredemeden ringler havaalanına girdi. Geniş bir salonda 60 kişi ellerimiz kelepçeli olarak Anadolujeti beklemeye başladık. Kimi arkadaşlar uçağın tekerlekleri patlamış, kimileri ise Akdeniz sularında bu uçağı üzerimizde deneyecekler diye espri yaptılar. Cegerxwîn’in bir dizesi ahvalimizi özetler: “Karê me Kurda ev e, xebat û kêf û şer e.” 60 kişilik gruptan sadece bir arkadaş daha önce uçağa binmişti. Deneyimlerini bizimle paylaşmasını istedik. Basın açıklaması yapar gibi kendini şişirince, “gerek yok” diye sözünü ağzına tıktık.
Uçak havalanınca Beriya Mêrdînê ve Qoser’e gökyüzünden bakmaya başladım. O an anladım ki, kafamdaki Qoser ile gördüğüm birbirine uymuyordu. Boşuna dememişler bir şeye nereden baktığın önemlidir diye. Mardin, Qoser, Dêrikê dağlarına ve ovalarına aynı anda bakarak acele acele fotoğraf çeker gibi süzdüm. Adeta donmasını istiyordum o anın. Bir süre sonra dağlar ve isyanlar ülkesini geride bıraktık.
Medyadan filozoflar diyarına yaklaşık iki saatte ulaştık. İzmir havaalanında tekrar ringe bindirildik. T tipi zindanları ile ünlü Şakran’a vardık. Ring-uçak-ring üçgeni ve İzmir’in dinmek bilmeyen imbatı ve payımıza düşen 4 nolu T Tipi Cezaevi’nin yeni açılan tozlu duvarları bizi yorgun düşürmüştü. Her birimiz bir başka odaya savrulduk.
Yasaklar ve sürgünler, isyanları tetikledi. Bilinsin ki, bunda ısrar yenilerine davetiye çıkarmaktan öte bir sonuç doğurmaz…
Şakran 4 Nolu T Tipi Cezaevi