
Osman Baydemir’in bilinmeyen yönleri - 3
Amed Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, “Hiçbir Kürdün zalime hizmet etmeye hakkı yoktur” dedi. Belediye başkanlığını bir makam ya da bir mevki yeri olarak görmediğini söyleyen Baydemir, “Belediye başkanlığı ateşten bir gömlekti ve bu gömlek bize verilirken bir güvenle teslim edildi. O güvene layık olma çabası ve kaygısı hep içimde vardı” dedi. Diyarbakır gibi yokluğun ve yoksulluğun çok yüksek olduğu bir kentte belediye gibi bir kurumda çalışmanın bir şans olduğunu da söyleyen Baydemir, “Belediyede çalışmak bir eylemdir” dedi.
Bu kadar zulme ve zorluklara karşı özgürlüğünden taviz vermeyen Kürtlere ne tavsiye edersiniz?
Benim zinhar halkıma öğüt verme gibi bir haddim yok. Ben halkımdan, annelerden, halkımın haklı davasındaki mücadelesinden öğrendim, öğrenmeye çalıştım ve bu günden sonra da öğrenmeye devam edeceğim. Onlardan öğrendiğim şeyi sizinle paylaşmam gerekirse şunu söylemek isterim. İttifak, ittifak, ittifak, yani birlik! Zalimin zulmüne karşı birlik olmak. Açık ve net söylüyorum; davamızın özü kendi coğrafyamızda bir halk olarak, diğer halklarla, Farslarla, Türklerle, Araplarla eşit koşullarda ve özgürce yaşayabilmek. Dolayısıyla davamız bir özgürlük davasıdır. O halde özgürlük davası gerçekleşinceye kadar Kürtler arasında bir alan hakimiyeti kavgası asla olmamalıdır. Özgürlük gerçekleşinceye kadar Kürtler arasında bir ideolojik kavga olmamalıdır. Ve özgürlük gerçekleşinceye kadar Kürtler hiçbir devlet partisinde yer almamalıdır. Benim Kuzey Kürtlerine çağrım; AKP’den, CHP’den, MHP’den vazgeçin. Ben BDP’nin üyesi olmaktan onur duyuyorum ve BDP içerisinde siyaset yapmaktan da son derece mutluyum. Ama eğer BDP bütün Kürtlere yetmiyorsa; AKP’den, CHP’den, MHP’den vazgeçin, gelin kendi partinizi kurun. Kürdistani partiler kurun ve orada siyaset yürütün. Dolayısıyla herkes BDP’ye ya da Hak-Par’a, Kadep’e, ÖSP’ye gitmek zorunda değil. Bu partiler size yetmiyorsa yeni Kürdistani partiler kurun. Ama AKP, CHP, MHP’de siyaset yapmayın. Zira devlet AKP, CHP, MHP gibi partiler içerisinde siyaset yapan Kürtlerden meşruiyet kazanıyor ve o meşruiyet Kürde zulüm olarak geri dönüyor.
Duyguda birlik ve ulusal değerlerde birlik
Kürtlerin yapması gereken en büyük iş, olabilecek en kısa zaman dilimi içerisinde bütün devlet partilerini Kürdistan’da tabela partisi haline dönüştürmektir. O zaman bana göre müzakere kaçınılmaz olacaktır. O zaman devlet Kürtlerle masaya oturmak durumunda kalacaktır. Dolayısıyla Kürtler birbirinden farklı düşünebilirler. Hiçbir Kürdün zalime hizmet etmeye hakkı yoktur. Tarihimizden ders almamız lazım diye düşünüyorum. Bedirhanilerden bugüne değin Kürdün kaybetmesinin en büyük nedeni Kürdün devlete hizmet etmesidir ve kendi aralarında birlik olmamasıdır. Dolayısıyla tarihimizden, ecdadımızdan, yaşadıklarımızdan, ödediğimiz bedellerden biraz da utanarak, gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzun gereği olarak birlik olmak durumundayız.
Benim birlikten kastım tek parti rejimi değildir. Birlikten kastım; özgürlük gerçekleşinceye kadar bütün siyasi ayrılıkları bir kenara bırakıp herkesin kendi siyasi düşüncesini, siyasi kimliğini koruyarak, özgürlük için birlikte mücadele etme platformları içerisinde yürümesidir. Duyguda birlik, düşünce de olmasa bile duyguda birlik, ideolojide olmasa bile duyguda, ulusal değerlerde birlik. Yoksa Kürdistan özgürleştiğinde elbette Kürdistan’da onlarca siyasi parti olacaktır. Laiklerin, liberallerin, muhafazakarların partisi olur. Bu son derece doğaldır. Ama AKP, CHP, MHP içerisinde siyaset yapmak artık Kürtler açısından ihanettir. Ve tarih de bunu böyle kaydedecektir.
Belediye Başkanı olduğunuz kente sık sık cenazeler geliyor. Bu sizde nasıl bir duygu yaratıyor?
Bir belediye başkanının veya bir insanın yaşayabileceği en zor andır. Politik nedenlerden dolayı yaşamını yitirmiş insanları karşılamak veya uğurlamak olabilecek en zor iştir, kaldırılabilecek en zor duygudur. Aslında bir yerde çaresizliktir, yetmemektir. Bir yerde siyaset kurumunun bir parçası olarak “bunda benim de payım var mı?” sorusunu kendine yöneltmektir. Bazen “Biz çok iyi çalışsaydık, biz çok etkin olsaydık acaba bu insanlarımız yaşamını yitirir miydi?” sorusunu sordurtuyor. Öte yandan “daha iyi nasıl layık oluruz” sorusunu yöneltiyor. Bir başka açıdan da “Onurlu barış gelmeden ölümler devam edecektir” kaygısını, endişesini devam ettiriyor.
Barış umudumuzu büyütmemiz lazım
Gerek yitirdiklerimiz, gerekse coplanan, aşağılanan annelerimizi, gençlerimizi gördüğümüzde o birkaç saniye içerisinde kendi içimizde “bunlarla barış olmaz, bunlar barıştan anlamıyor, bunlar insanlıktan nasibini almamış” dediğim zamanlar oluyor. Ama hemen akabinde “hayır, nihayetinde bunlarla olmayacaksa o zaman kimlerle olacak” diyorum. Barış olmazsa zaten bu hep devam edecek. Dolayısıyla daha çok çalışmamız, çaba sarf etmemiz, mücadele etmemiz lazım ki hem insanlarımız yaşamını yitirmesin hem analarımız, evlatlarımız acı yaşamasınlar.
Barışa dair inancımızı yitirirsek, bu zorluğa göğüs germe takatimizi de yitiririz. Göğüs germe takatimizi yitirmemek için umudumuzu asla yitirmememiz lazım. Hatta umudumuzu büyütmemiz lazım. Yaşamış olduğumuz her güçlüğü, her acıyı daha büyük umutların katkısı haline dönüştürmemiz lazım. Ortadoğu coğrafyasında son yüzyılda tüm hükümetler, ister seçimle gelmiş olsun, isterse seçimsiz, bir müddet sonra faşistleşmiştir. Ve maalesef özgürlük talebi büyük bedeller ödetmiştir. Halkımızın yaşamış olduğu acı da, ödenen bedel de çok büyüktür.
Belediye Başkanı olduktan sonra hayatınızda herhangi bir değişim oldu mu?
Nicelik olarak şüphesiz ki değişti. Hayatımda ilk defa maaşla tanıştım. Avukatlık yaşamımda ve İHD döneminde harcırah dışında parayla alışverişimiz olmamıştı. Belediye başkanı olduktan sonra savunma avukatı olmaktan çıktım, kendimi mahkemelerde savunur halde buldum. Her beyanatım bir soruşturma konusu oluyordu. Hukuk fakültesini okumanın en çok faydasını mahkemelerde kendimi savunurken gördüm herhalde. (Gülerek) Aslında bu halen devam ediyor.
Yaşamımda hiçbir zaman belediye başkanlığını bir makam ya da bir mevki yeri olarak görmedim. Tersine belediye başkanlığı ateşten bir gömlekti ve bu gömlek bize verilirken bir güvenle teslim edildi. O güvene layık olma çabası ve kaygısı hep içimde vardı. Dolayısıyla belediye başkanlığı sorumluluğu, aslında halka karşı daha dikkatli olmamın bir otokontrolü oldu. Güveni boşa çıkartmama, güven duyanları mahcup ettirmeme ve temsil edilen sorumluğun hakkını verme konusunda bir özene dönüştü. Bu arada ihmal ettiklerim; ailem, yakın çevrem, yakın arkadaşlarım. Doğrusu bazı görevler vardır ki tercihte bulunmanız gerekir. Özel yaşamınızdan fedakarlıkta bulunmanız gerekiyor. Tam da bu noktada belediye başkanlığı aslında özel yaşamımızdan önemli oranda vazgeçmeyi beraberinde getirdi.
Belediye çalışanları ile ilişkileriniz nasıl? Otoriter misiniz? Onlara nasıl yaklaşıyorsunuz? Onlarla toplantılar yapıyor musunuz?
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bünyesinde bütün çalışanları her şeyden önce mesai arkadaşı olarak görüyorum ve 8-9 yıllık zaman dilimi içerisinde her sıfatta kendilerine şunu aktardım: Görevimiz ya da sıfatımız ne olursa olsun, aramızdaki hukuk insan onuru ve haysiyeti açısından eşitler arası hukuktur. Dolayısıyla ben hiçbirinizden daha üstün değilim. Her birimiz birbirimizin eşitiyiz. Şüphesiz ki, kurumsal işleyişte esas alınan husus çalışma ahlakıdır. Çalışma ahlakından kastım herkesin görevini içselleştirerek, layıkıyla yerine getirmesidir. Nihayetinde hepimiz bu kurumda yer işgal ediyoruz. Dolayısıyla işgal ettiğimiz yerin hakkını layıkıyla vermek durumundayız.
Diyarbakır gibi yokluğun ve yoksulluğun çok yüksek olduğu bir kentte belediye gibi bir kurumda çalışıyor olmak da aslında bir şanstır. Doğrusu, otoriter olmadığımı düşünüyorum. Ama şüphesiz ki, bu sorunun muhatabı benden ziyade mesai arkadaşlarım olacaktır. İş savsaklandığında, layıkıyla yerine getirilmediğinde veya suistimal edildiğinde kızarım. Onun dışında hiçbir mesai arkadaşıma yüzümü dahi ekşitmem. İç içe olduğumuza da inanıyorum. Birimlerin çalışmalarının denetlenmesinde, periyodik toplantılarımızda mesai arkadaşlarımla bir araya geliyorum. Kimi zaman, gecenin 3’ünde belediyenin 153 veya 185 hattını arayıp kendimi tanıtmadan bir şikayette bulunuyorum veya herhangi bir şikayet gelip gelmediğini soruyorum. Bazen sabah yedi buçukta tüm çalışanlardan önce gelip onları kapıda karşılıyorum.
Belediyede çalışmak bir eylemdir
Doğrusu her çalışmayı denetlemeye gittiğimde bizatihi o çalışmanın içerisine katılıyorum. Örneğin ceketi çıkarıp kazma küreği alıp çalışmaya katkı sunuyorum veya süpürgeyi alıp sokağı süpürüyorum. Bunu yapmamdaki amaç yapılan çalışmanın, ortaya konulan emeğin küçümsenmeyen bir şey olduğuna, emeğin kutsiyetine dikkat çekmektir. Öte yandan belediye çalışması, yani bir çöpü yerden kaldırmak, bir kaldırım taşını düzeltmek bana göre bu halka vefa borcunun ödenmesidir. Dolayısıyla bence bir eylemdir aynı zamanda. Şu anda, çalışanına belediyenin nerdeyse tek kuruş borcu yoktur. Göreve geldiğimizde emekçi arkadaşlarımızın belediyeden 7-8 trilyonluk alacakları bulunuyordu. Biz bütün bu borçları bitirdik.
En büyük vaat ve hayallerimden bir tanesi, mesai arkadaşlarımızın çocukları için okul öncesi kalabilecekleri bir ortam yaratmaktı. Ama bu ortamın okul öncesi eğitim olması hesabıyla, Kürtçe eğitim yapılabilecek bir kurum haline dönüştürmekti. Bu yıl Eylül ayının sonlarında tamamen Kürtçe eğitim yapacak olan kreşi açmış olacağız.
Yine belediyemiz bünyesinde paradigmamızın gerektirdiği doğrultuda Çalışan Meclisi oluşturuldu. Çalışan Meclisiyle çalışanlarımız görüşlerini rahatlıkla idareye, yönetime iletme imkanına sahip oluyorlar. Aynı zamanda sadece kadın çalışanlardan oluşan Kadın Meclisi de belediye bünyesinde oluşturuldu. Kadının kent ve belediye ortamı içerisinde maruz kaldığı her türlü ayırımcılık konusunda çalışmalar yürütüyor. Ayrıca kadın renginin kente yansıması konusunda da Kadın Meclisi çalışmalar yürütüyor. Çalışanlarımızı iyi ve kötü günlerinde yalnız bırakmamaya çalışıyorum.
Sorunlarla yüzleşiyoruz
Bir milyondan fazla insanın yaşadığı bir metropol kenti yönetiyorsunuz. Her gün birçok kişi veya kurum sorunlarına çözüm için size geliyor. Sorunlara çözüm olabiliyor musunuz?
Belediye adına hizmet üretirken biz, belediye yönetimi ve belediye başkanı olarak “ben bilirim, ben yaparım” politikasını asla tasvip etmedik. Hep birlikte istişare, müzakere yoluyla birlikte karar alma ve bu kararı mümkün mertebe birlikte uygulama politikasını benimsedik. Bu politika da katılımcı yerel yönetimler anlayışımızın en önemli ilkelerimizden bir tanesiydi. Mahalle toplantılarıyla, Kent Konseyi’nin toplantılarıyla, STK’ların katılımıyla, mahalle muhtarlarının, din adamlarının, kadın, gençlik, çocuk meclislerinin katılımıyla toplantılar düzenliyoruz. Ve bu toplantılarda elde edilen görüşler ve bu görüşlerden hareketle oluşturulan kararlar belediyemizin politikası haline dönüşüyor.
Örneğin, muhtarlarla yılda en az 5-6 kez bir araya geliyorum. Dolayısıyla hem talebi dinleme hem talebi yerine getirme hem de yerine getirilen talebin geri dönüşümünü sağlama, ama yerine getiremediğimiz talebi de neden yerine getiremediğimizin bilgisini paylaşma imkanına sahip oluyoruz. Kısaca ben buna geri dönüş diyorum. Gelen talebe pozitif veya negatif mutlaka bir geri dönüş sağlıyoruz. Talep veya sorun ne olursa olsun mutlaka yüzleşmeyi esas alıyoruz. Sorun ne kadar büyük olursa olsun ondan kaçtığımız oranda o sorun daha çok büyüyecektir. Ama çözüm gücü olamasak bile, o sorunla yüzleştiğimiz, o sorunla mücadele ettiğimiz gözlendiğinde, bu halkın memnuniyetine, bu halkın takdirine mazhar oluyoruz.
YARIN:
* Nasıl bir Diyarbakır yaratıldı?
* Hangi örnek kurumlar yaratıldı?
Hazırlayan: ELİF GÜRÇALI