Dilek Doğan, Küçükarmutlu'da evinin içinde vuruldu. Evinin içinde. Pijamalıydı, ayağında terlik. Saat 04.30. Girme, dedi polise, ayakkabılarınla yatak odamıza girme! Neden galoş giymedin, dedi sonra. Yüzü maskeliydi adamın. 50’li yaşlarda, kilolu, sert ve buyurgan ve nefret dolu. Çekti silahı, dayadı kızın göğsüne. Araları bir metreden çok daha az.
Annesine döndü Dilek’in "oğlun, kızını vurdu anne!"
Dilek düştü yere.
Kürt'tü Dilek ve Alevi. Zaten semt Küçükarmutlu, silme devrimci. Önce mahallenin adını devletleştirdiler: "Fatih Sultan Mehmet"! Sonra, sizin evleriniz kaçak, tapusuz, bir bir yıkılacak, kentsel dönüşüm sizi burda toprağa gömecek, dendi. Direndiler elbet, koymadılar iş makinelerini mahalleye.
Sonra öğrenildi, Dilek’i vuran polis "karadayı" mı, "kabadayı" mı, 90’lardan beri namlı imiş. Nefreti de oralardan sökün edip, İstanbul’un gözünün önünde çözülüvermiş.
Devlet yok tabi ortalıkta. Bildiğimiz her yer siyah. Kötü siyah.
Daha da siyah...
Değer Deniz. 39 yaşındaydı. Müzisyendi. Kayıtlı 200 eserin imzacısıydı. 5 Mayıs’ta Cihangir’de evinin içinde öldürüldü. Uyuyordu ve açıktı 2. kattaki evinin penceresi. Gecenin sabaha döndüğü bir sırada, hırsız tırmandı ve girdi içeri. Seslere uyandı Değer, karanlıkta boğuştular hırsızla.
Telefonunun şarj kablosuyla bağladı Değer’i. Çantasının ipiyle de boynunu sıktı, klarnetini ve telefonunu alıp, geldiği yerden inip gitti.
O pencereden indiğinde canlıydı Değer.
Sonra öldü.
Ertesi gün bazı gazeteler onun yalnız yaşamasını, müzisyenliğini ima edip "ehh yani" haberleri yaptılar. Bazıları onu sabetay ayinine katılmış, ne olmuşsa orada olmuş diye yazdılar. Sanki, Değer’in ölümünden birileri bu gazeteleri suçluyordu da ısrarla "biz yapmadık, kedi yapmıştır" savunmasındaydılar. Emniyet ise basit bir telefon hırsızlığı diye not düştü tarihine. Ve üstelik Değer’in soruşturma dosyası da el çabukluğuyla kapatılıvermişti. Katilin pardon hırsızın yaşı ufakmış diye!
Yani bir bildiği vardı herkesin.
Çünkü Değer’in öldürülmesi basit bir hırsızlıktan çok daha fazlasıydı. Daha 2 ay önce Mersin’de Özgecan Aslan’ın feci şekilde ölümü kafaları yedirtmişti bize. Ülke ayaktaydı. Hesabı sorulsun deniyordu ve idam/hadım tartışılıyordu, düşünün! Yeni bir Özgecan infiali yaşanmasın diye, kapatıverdiler Değer Deniz’in öldürülmesini. Oysa neredeyse aynıydı her şey!
Anlatayım.
Değer uykudayken evine giren hırsız, Değer’in uyanmasıyla saldırdı ona. Darp etti Değer’i. Ağır şiddet ve işkence. Sonra ellerini telefonun şarj kablosuyla bağladı. Tecavüz etti ona. Boynunu da çantanın kemeriyle bağlayıp, boğuldu diye bıraktı. Klarnetini, telefonunu alıp, çıktı evden; arkasında bir çift ayakkabı izi bırakarak. Devletin ısrarla sakladığı, gazetelerin yalan yazdığı, Suriyeli bir hırsız diye işaret koyarak saçmaladığı geçen gün iddianame açıklanınca açığa çıktı. Adam Suriyeli değildi bir defa. Beyoğlu’nun ünlü mahallelerinden birindendi. Yaşı 17. Kendi yaşında bir sevgilisi, o sevgiliden bir bebeği vardı. Hırsızlıktan sabıkalı, gayet namlı biri... Etrafı kalabalık ve sanki sırtına vurup "ehh aferin olum" dercesine destek gördüğünü, Baro’dan değil de özel tuttuğu avukatın varlığından anlıyoruz. Ve sevgilisi, katil-hırsız sevgilisinin görüşüne giderken boyanıp, süslenip, "sevgili görüşüne giderken ben" fotoğrafları paylaşıyor facebook’ta.
Siyah daha da koyulaştı ve ağırlaştı, değil mi?
Evet simmsiyahh...