İngiltere Gündemi


Tüm dünya medyasının bu haftaki en önemli haberi şüphesiz Nelson Mandela’nın ölümüydü. İngiltere’de de medya benzer bir rota izledi. İskoçya’da yaşanan talihsiz olayda polis helikopterinin bir barın üstüne düşmesi sonucu 9 kişinin yaşamını kaybetmesi, kötü hava koşullarının özellikle adanın kuzeyini etkilemesi sonucu yaşanan can ve kayıpları gibi bazı önemli başlıklar da olmasına rağmen ana haberlerin çoğunluğunda Mandela’nın hayatı ve cenaze töreniyle ilgili detaylar işlendi.
Kürt halkının mücadelesiyle paralellikler içermesi ve bizzat Mandela’nın Kürt Özgürlük Mücadelesine duyduğu yakın ilgi sebebiyle, Mandela’nın kaybı bizler için ayrı bir üzüntü kaynağıydı. Ezilen tüm halkların mücadelelerinde neredeyse sembol ve esin kaynağı olan Mandela, ya da halkının onu adlandırışıyla Madiba, yaşamı boyunca haksızlıklara boyun eğmemeyi ve örgütlü bir şekilde mücadele etmeyi savundu.
Klasik anlamda bir sömürge ülkesi olan Güney Afrika Cumhuriyetinde, siyahların beyazlara göre hem yasalar önünde hem de yaşamın tüm alanlarında ikinci sınıf vatandaş olarak kabul edildiği Apartheid dönemi boyunca mevcut sisteme ve sömürgecilere karşı savaşan Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) liderliğini yürüten Mandela, uzun yılar boyunca kendi ülkesi ve batı medyası tarafından terörist kabul edildi.  
Bu ülkeler arasında elbette İngiltere’de vardı. Medya’da yer alan bazı detaylı analizlerde özellikle Muhafazakar Parti’nin Mandela ile olan sorunlu ilişkisine dair hatırlatmalar yapıldı. Margaret Thatcher zamanında Afrika Ulusal Kongresi’ni tam anlamıyla terörist bir organizasyon olarak nitelendirmiş ve Apartheid rejimine ambargo uygulanmasına dair çağrılara kulak tıkamıştı. Tabi bunda birazda işadamı olan eşi Denis’in Güney Afrika’da birçok yatırımı olması da biraz etkili olmuş olabilir.
Ama mevzu sadece Thatcher’da da bitmiyordu. Diğer bir muhafazakar milletvekili Teddy Taylor, Mandela’nın kurşuna dizilmesi gerektiğine dair değerli görüşlerini basınla paylaşmaktan çekinmiyordu. Hatta bir nevi Muhafazakar Parti’nin gençlik kolu olan Muhafazakar Öğrenciler Birliği, ‘Nelson Mandela’yı asın!’ kampanyası başlatmış, bu sloganın yazılı olduğu tişörtlerle meydanlara doluşarak eylemler yapmışlardı.
Bazı söylentilere göre şimdiki başbakan David Cameron’da o zamanlar bu öğrenci grubunun içerisindeydi. Kendisi bu iddiayı yalanlamış olsa bile 1989’da henüz 23 yaşındayken Güney Afrika Cumhuriyeti’ne uygulanan kısıtlamaların kaldırılmasını talep eden bir derneğin tüm masraflarını karşıladığı bir ‘gerçeği bulma’ ziyaretine katılarak Apartheid rejimi ile yönetilen ülkeye geldiği gizlenemeyen bir gerçeklik.
Tabi nereden nereye. Aynı David Cameron’a o dönemler birileri çıkıp gelecekte başbakan olacağını ve hatta Mandela’nın ölümü sebebiyle başbakanlık konutunun önündeki bayrakların yarıya indirilmesi emrini vereceğini söylese eminim ona gülerdi. Üstelik sadece devlet nezdinde kalmadı neredeyse ülkenin tek gündemi Mandela oldu.
İngiliz gazetesinde The Guardian’da yayınlanan bir yazıda Mandela ile Öcalan arasında bir paralellik bile kuruldu. Her ne kadar yazıyı kaleme alan kişi Türk tarafının söylemlerinden etkilenerek Kürt Halk Önderi Öcalan’ın halkı tarafından korkulan ve tapılan biri olduğunu iddia etse bile, Öcalan’ın tutsak olduğu hapishanede bile Türk hükümetiyle müzakereler yaparak eşit şartlar için mücadele ettiğini belirtmeyi ihmal etmedi.
Mandela Kürt halkının mücadelesini oldukça yakından tanıyordu. Birazda bu nedenle 1992 yılında kendisine verilmek istenen Atatürk Barış Ödülü’nü reddederek Kürtlere yapılan zulüm devam ettiği sürece böyle bir ödülü kabul etmeyeceğini belirtmişti. Üstelik o dönemde Türk medyası da hemen alevlenerek ‘çirkin Afrikalı’ ve hatta ‘zenci lider’ gibi kendi zekası çapında aşağılama yöntemlerine girişmişti. Tüm bunlar bize hiç de yabancı değil zira Öcalan ve Kürtlerde benzer muamelelere maruz kaldılar ve halen kalıyorlar. Ama Madiba’nın da hatırlattığı gibi özgürlüğe yapılan yürüyüşlerin hiçbirisi kolay olmamıştır. Sonunda zafer olduğu kesin olsa da.