
Belçika Şartı suçun siyasal olması durumunda, suç hangi ülkede işlenmişse işlensin bunun ceza kanununun cezalandırdığı suçlar kapsamına alınamayacağını da vurgular. Elbette siyasal suçlarda toplum yararı, toplumun değişimi esas alınmaktadır. Siyasal suç iktidar ve düzeni hedeflemek durumundadır. Örneğin Nazilerin iktidarı ele geçirmesi siyasal bir organizasyon olarak değerlendirilse bile, Nazilerin bir ırkı üstün görmeleri ve Yahudi toplumunu ortadan kaldırmayı hedeflemeleri onları siyasal suçlu değil, insanlık suçu işleyen bir yapı haline getirmiş ve Nürnberg Mahkemeleri’nde bu amaçla yargılanmışlardır.
Nitekim, 1948 BM Genel Kurulu’nda ulusal, ırksal, dini kitleleri kısmen ve tamamen imha suçunu işleyenlerin soykırım suçlusu olarak kabul edileceklerini, yargılanacaklarını ve iade edileceklerini karar altına almıştır.
BM Genel Kurulu’nun 1948 yılında aldığı kararlar arasında devlet terörü de tanımlanmış ve suç kapsamına alınmıştır. Buna göre devletlerin dini, etnik, muhalif gruplara yönelik insan haklarını ihlal eden sistamatik şiddeti devlet terörü olarak kabul edilmiş ve insanlık suçu sayılmıştır.
Politik kargaşa teorisi
İngiltere ve Amerika’da siyasi suçluların geri verilmemesini esas alan politik kargaşa teorisi ilk kez 1891 yılında Castioni Davası’nda somut olarak kullanılmıştır. Davaya konu olan olayda İsviçre, İngiltere’den, saraya saldırıp bir görevliyi öldüren grup içinde bulunan Castioni’nin geri verilmesini istemiştir. İngiliz mahkemesi Castioni’nin fiilini siyasi olarak nitelendirerek aşağıdaki gerekçe ile geri verme talebini reddetmiştir:
“Failin bir grup insanla birlikte politik bir objeye karşı politik bir hareket veya kalkışma esnasında bu fiili işlediğine dair kesin deliller mevcuttur. Kaçak suçlular, eğer işlenen fiil politik bir kargaşa ortamı esnasında ya da buna bağlı olarak meydana gelmişse geri verilmeyecektir.”
Castioni kararı bundan sonraki yıllarda da İngiliz mahkeme kararlarında etkili olacak ikili bir standart getirmiştir. Buna göre:
1-Suçun işlendiği ortam politik açıdan kargaşa ortamı olmalı,
2-İşlenen suç bu ortamda gerçekleşmiş veya bu ortamın sonucu olan bir fiil olmalıdır.
Birkaç istisnai durum dışında yüz yıla yakın süredir İngiliz mahkemeleri bu anlayışını korumaktadır.
Bir örnek de Amerika’dan
Amerikan mahkemesi kararları da İngiliz mahkemesinin Castioni Davası’nda verdiği kararı emsal olarak kabul etmiştir. Amerikan mahkemelerinin önüne bu konuda gelen ilk olay, Ezeta Davası’dır. Dava konusu olayda El Salvador hükümeti bir grup kaçağı adam öldürme ve banka soyma suçlarından Amerika’dan istemiştir. Sanıklar, bu fiilleri başarısız bir ihtilal girişimi esnasında işlediklerini ve soygundan elde edilen paranın da silahlı güçlerinin ihtiyaçları için kullandıklarını ileri sürmüşlerdir. Amerikan mahkemesi El Salvador hükümetinin talebini, söz konusu suçların iki düşman taraf arasında gelişen süreç içinde işlendiği gerekçesi ile reddetmiştir.
Subjektif hukuk yönlendirmeleri
Amerikan uygulaması uluslararası terörizm açısından bakıldığında garip sonuçlar doğurmaktadır. Zira Amerika son zamanlara kadar İngiltere’ye İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA) militanlarından hiçbirini geri vermemiştir. McMullen ve Mackin Davaları’nda mahkemeler, işlenen suçların her ne kadar üzücü ve acımasız olsa da Kuzey İrlanda’daki politik kargaşa ortamının sonucu olduğu gerekçesi ile İngiltere’nin taleplerini geri çevirmiştir. Amerika’nın Kuzey İrlanda sorunu sebebiyle İngiltere’nin taleplerini geri çevirmesine rağmen başka olaylarda farklı tutumlar ve kriterler benimsediği de gözden kaçmamaktadır.
Buna örnek olarak verilecek olay Abu Eain Davası’dır. Abu Eain, İsrail tarafından ABD’den 1979 yılında İsrail’in Tierias şehrinde iki kişinin ölümü ve otuzdan fazla kişinin yaralanması ile sonuçlanan bombalama eyleminden ötürü istenmiştir. İsrail’in bu talebi kabul edilmiş ve Amerikan hukukunda bulunmayan bazı sınırlamalar siyasi suç istisnasına eklenmiştir.
‘Üstünlük Teorisi’ ve suç
Üstünlük Teorisi, İngiliz mahkemeleri tarafından geliştirilen ve yukarıda açıklamaya çalıştığımız politik kargaşa teorisinin İsviçre mahkemelerince değiştirilerek uygulanmaya konmuş bir şeklidir. Ayrıca nispi siyasi suçun siyasiliği konusunda ortaya atılan teorilerden en gelişmişi ve doktrinde en çok kabul görenidir. Bu teori, ihlal edilen hakkı katı bir şekilde ele almamakla beraber, failin ideolojik görüşleri ve amaçlarıyla; eyleminin veya işlediği suçların etkileri arasındaki orantılılığı önemsemektedir.
Karma siyasi suç sözkonusu olduğunda, meydana gelen siyasi suç ile adli suç; bağlantılı siyasi suç sözkonusu olduğunda da araç niteliğindeki adli suç ile amaç olan siyasi suç karşılaştırılmaktadır. Siyasi suçun ihlal ettiği hukuki menfaat ve adli suçun ihlal ettiği hukuki menfaat karşılaştırıldığında “üstün olan menfaat”i ihlal eden suça önem verilmektedir. Üstün menfaati ihlal eden suç, nispi siyasi suçun niteliğini ortaya çıkarmaktadır.
1892 tarihli İsviçre Suçluların Geri Verilmesine Dair Federal Kanununun 10. maddesinde şu hüküm yer almaktadır: “Siyasi suçlardan dolayı suçlu geri verilmeyecektir. Ancak failin siyasi amaçla veya saikle hareket etmesine rağmen işlenen fiil özellikle adli bir suç teşkil ediyorsa suçlu geri verilecektir. Federal Mahkeme, davanın gerçeklerine göre ve suçun karakterine göre her olayda bağımsızca karar verecektir.”
4 Aralık 1979 tarihli, Avusturya Cumhuriyeti’nin Suçluların Geri Verilmesi ve Ceza İşlerinde Adli Yardımlaşma Hakkındaki Federal Kanununun 14. maddesinde de üstünlük teorisini kabul eden daha açık bir yaklaşım yer almaktadır.
“Somut olaydaki bütün ayrıntılar özellikle eylemin gerçekleştirilme şekli, uygulanılan veya uygulanacağı tehdidinde bulunulan yöntem veya meydana gelen, gelmesi amaçlanan sonuçlar gözönünde tutulduğunda, eylemin adli suç özelliği siyasal özelliğine oranla daha ağır bastığı haller ayrık olmak üzere, politik saik veya amaçlarla cezalandırılabilen diğer eylemlerden dolayı, geri verme işlemi yapılamaz.” (GREEN,L.C.:’Political Offences, War Crimes and Extradition’, T.I.C.L.Q., C.12, 1962, s.334)
a) Anlaşmaya göre terör eylemleri
Terörizmin Önlenmesine Dair Avrupa Anlaşması siyasi suç konusunda ve terör saikiyle işlenen suç konusunda herhangi bir tanımlamaya gitmemiştir. Bunda daha önce bölümlerimizde bahsettiğimiz her iki kavrama ilişkin tanımlama zorluğunun etkisinin olduğu ortadadır.
Anlaşmanın 1. maddesinde suçluların geri verilmesi bakımından siyasi suç, sayılamayacak olan terör eylemleri tek tek belirtilerek; sayma yoluyla belirlenmiştir.
Anlaşmanın 1. maddesine göre siyasi suç, siyasi suça denk gelen suç veya siyasi nedenlerle işlenen suç sayılamayacak olan fiiller şunlardır:
“a) 16 Aralık 1970 tarihinde Lahey’de imzalanan “Uçakların Kanun Dışı Yollarla Ele Geçirilmesinin Önlenmesine İlişkin Anlaşma”nın kapsamına giren suçlar,
b) 23 Eylül 1971 tarihinde Montreal’de imzalanan “Sivil Havacılığın Güvenliğine Karşı Kanun Dışı Eylemlerin Önlenmesine İlişkin Anlaşma”nın kapsamına giren suçlar,
c) Diplomatik ajanlar dahil olmak üzere uluslararası bir himayeye tabi olan şahısların hayat, fizik bütünlüğü veya hürriyetine bir saldırıyı kapsayan vahim suçlar,
d) Adam kaldırma, rehin alma veya kanundışı hürriyeti tahdit eden suçlar,
e) Şahısların hayatı için tehlike teşkil ettiği ölçüde bomba, el bombası, roket, otomatik ateşli silah veya bombalı mektup veya koli kullanmak suretiyle işlenen suçlar,
f) Yukarıda sayılan suçlardan birini işlemeye teşebbüs veya böyle bir suçu işleyen veya işlemeye teşebbüs eden bir şahsın fiiline suç ortağı olarak iştirake ilişkin suçlar.”
1. maddede belirtilen fiillerin terör eylemi olarak kabul edilmesinin dışında, anlaşmanın 2. maddesinde yukarıda belirtilen fiillerin yanına, terörün doğrudan veya dolaylı olarak insanı hedef almasını hesaba katarak diğer bazı fiiller de eklenmiştir. Anlaşmanın 2.maddesine göre bu fiiller:
“1- Üye devletler arasında iadenin amaçları bakımından, bir Akid devlet, bir şahsın hayatı, fiziki bütünlüğü veya hürriyeti aleyhine işlenip, 1.maddenin kapsamına giren herhangi bir suçtan başka bir şiddet eylemini içeren vahim bir suçu, siyasi suça murtabıt suç veya siyasi nedenle işlenmiş suç saymamaya karar verebilir.
2- Birinci maddede belirtilenlerin dışında şahıslar için toplu tehlike teşkil ettiği takdirde mülkiyet aleyhine bir fiil içeren vahim bir suça da aynı kaide uygulanacaktır.”
Anlaşmacı devletler 1. maddede belirtilen suçları siyasi, siyasi suça denk gelen ve siyasi amaçla işlenen suç saymamak konusunda bir yükümlülük altına girmişlerdir. Diğer bir deyişle anlaşmacı devletler bu suçları siyasi suç olarak nitelememek mecburiyetindedirler.
Ancak aynı mecburiyeti 2. maddede göremiyoruz. Zira bu maddede sayılan fiillerin siyasi suça murtabıt suç veya siyasi sebeple işlenmiş suç saymaya karar vermek konusunda talep edilen devletin takdir hakkı vardır. Bu takdir hakkının altında yatan sebebin 2. maddede belirtilen fiillerin 1. maddede belirtilenler kadar ağır neticelerinin olmadığı söylenebilir. Ancak yine de 2.maddede belirtilen fiilleri talep edilen devletin siyasi suç saymasının önünde bir engel yoktur. (ABD, Theo VOGLER: “Perspectives On Extradition an Terrorism”, International Terrorism and Political Crimes)
Kürtler-PKK ve siyasal suç
Türkiye Emniyet Genel Müdürlüğü Interpol Dairesi’nin hazırladığı bir rapor Türkiye’nin 190 ülkede “Kırmızı Bülten”le aradığı PKK’lilerin iadesinin siyasi gerekçelerle ret edildiğini duyurdu. Bu ülkelerin başında ise Almanya, İsviçre, Belçika ve Hollanda’nın geldiğini vurguladı. Türkiye’nin terörist saydığı, uluslararası hukukun siyasi olarak tanımladığı PKK’lilerin iade edilmemesi gerekçesi siyasi sığınma hakkı, işkence, adli yargılanma hakkının ihlali, ayırımcılık olarak sıralanıyor. Uluslararası hukuk normları, sözleşmeler, siyasi kriterler de PKK’nin bir ulusal kurtuluş hareketi dolayısıyla siyasal amaçları için mücadele eden bir organizasyon olduğunu tartışmasız kabul etmektedir.
PKK dağda, kentlerde, köylerde yani bütün Kürt toplumunun yaşadığı coğrafyada örgütlü, etkilidir. Yüzlerce sivil toplum kuruluşunda ifadesini bulmuştur. Halkın oylarıyla seçtiği 100 aşkın belediye PKK’nin yarattığı siyasi ortamın sonucudur. PKK’nin siyasal ve toplumsal taleplerini benimseyen kitleler (yaklaşık 3 milyon oy ile) parlamentoya 36 milletvekili göndermiştir. Bütün bunlar yan yana getirildiğinde siyasi ve toplumsal taleplerini milyonlar sahiplenmiş ve sahiplenenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır.
PKK ilk kuruluş manifestosunda da siyasal amaçlarını “inkar, imha, soykırıma uğrayan Kürt halkının çağla buluşmasına amaçlayan Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi” olarak deklare etmiştir. Bu manifaesto bugün milyonlar tarafından sahiplenilmiştir. Avrupa ülkelerinde PKK’nin “terörist” ilan edilmesi döneminde, yüzbinlerce insanın “Ben PKK’liyim” diyerek, etkinlikler düzenlemesi, imza kampanyaları yapması da PKK’nin Kürt halkıyla bütünleşmesinin, toplumsal ve siyasal gücünün en açık göstergesi olmuştur.
PKK ve Cenevre Sözleşmesi
PKK’nin Cenevre Sözleşmesi’ni imzalaması büyük bir siyasal ve toplumsal güç olduğunun, uluslararası savaş hukukuna uyacak denli toplumsallaştığının bir göstergesi oldu. PKK Cenevre Sözleşmesi sonrasında esir aldığı onlarca askere savaş esiri muamelesi yaptı, hiç birini öldürmedi ve uluslararası kurumlara teslim etti. Türkiye bunun aksine esir aldığı bütün Kürt gerillalarını katletti, uluslararası anlaşmaları, Cenevre Sözleşmesini ihlal etti.
PKK’nin Cenevre Sözleşmesi’ni kabul etmesi, savaşın tarafı olarak resmileşmesi anlamına geliyordu. BM yetkilileri sözleşme imzalarken bunu deklare etmiş de oldu. Ama daha sonraki süreçte, PKK’lilerin savaş esiri olarak kabul edilmemesi, Türkiye’nin Kürt sorunu nedeniyle ilgili anlaşmanın maddelerini imzalamamamış olması nedeniyle aslında sözleşmeye sadece PKK uymuş oldu. Bu nedenle bile Türkiye sözleşmeyi ihlal eden ülke konumuna geldi.
AİHM kararları-kriterler
Türkiye, AİHM’de en fazla dosyası olan, hakkında en fazla karar alınan ülke durumunda. Bu kararların büyük bir kısmı Kürtlerle ilgili. Anadil yasağı, ayırımcılık, ırkçılık, işkence, insanlık dışı muamele, hukuksuz yargılama, kültürel haklar vs… Siyasal ve toplumsal sorunları olmayan hiç bir ülkeden AİHM’e bu kadar dava gelmesi beklenemez. Keza AB’nin Kopenhang Kriterleri’nde Kürtlerin azınlık ve kültürel haklarının tanınmasını isteyen kararlarına uyulmaması vb birçok neden bile Kürt Özgürlük Hareketinin ulusal ve toplumsal nedenlerle siyasal bir hareket olduğunu gösterir. Avrupa Parlamentosu kararları da cabası.
Bütün bu kurumların kabul ettiği nedenler, tespitler, Türkiye’nin siyasal durumu Kürt sorununu siyasal ve toplumsal bir sorun olarak kabul eder. Dolayısıyla bu sorunla ilgili siyasal organizasyonlar, kişiler haklı bir meşruluk kazanır. Türkiye bu nedenlerden dolayı Avrupa ulusal azınlık hakları sözleşmesini imzalamamaktadır. Ama bütün Avrupa ülkeleri bunun nedeninin Kürt sorunu olduğunu bilmekte ve bu nedenlerden dolayı da Kürtlere siyasi iltica statüsü tanımaktadır. Bu siyasal tanıma, iade edilemez ve yargılanamaz anlamına da gelmektedir.
Adalet Divanı: PKK terörist değil
Avrupa’nın en yüksek yargı organı olan Avrupa Adalet Divanı, çok tartışılan Avrupa Birliği (AB) ‘terör listesi’ne ilişkin 2008 yılında önemli bir karar aldı. Avrupa Adalet Divanı (CJE), PKK ve KONGRA GEL’i ‘terör listesi’ne alan Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’nin kararını reddederek, PKK ve KONGRA GEL’in listeden çıkarılmasına karar verdi.
Bu karar, 11 Eylül 2001’deki İkiz Kule saldırılarından sonra ABD’nin dayatmasıyla oluşturulan AB ‘terör listesi’ni tartışmalı duruma getirdi. Karar, Türkiye’de şok etkisi yaratırken, uzmanlar AB ‘terör listesi’nin hukuki hiçbir dayanağının kalmadığını ve listenin tamamen siyasal çıkarlar üzerinden oluşturulduğunu belirtti. Kürtlerin Zap direnişi ve Newroz’daki görkemli kutlamalarının bu kararın alınmasında etkili olduğu yorumları da yapılmıştı.
Karayılan: Büyük çelişki
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’da Oslo görüşmeleri sonrasında “AB ve ABD’ye mesajım şudur: Onlar Kürtlerin Ortadoğu’daki varlığını tanıyana ve Kürt sorunu çözülene dek bölgede barış, istikrar ve demokrasi gelişmez. Kürt halkı terörist değildir. Ortadoğu’daki Kürtler barış ve demokrasi istiyor” şeklinde bir açıklama yaparak, Avrupa’nın hem arabulucu, hem çözüm yanlısı gibi davranarak, PKK’yi ‘terör listesinde’ tutmasının büyük bir çelişki olduğunu vurgulamıştı.
PKK tutuklamaları
Kürt halkı, Avrupa’da Kürt Özgürlük mücadelesine her alanda büyük bir destek sunmaktadır. PKK’nin büyük bir halk hareketi olduğu bilinmekte, yüzlerce insan tutuklansa bile yerini yüzbinlerce insanın alacağı bilinmektedir. Bu nedenle “terörist örgüt” de ilan edilse, bu ülkelerde Kürtler mücadelelerine hiç ara vermeden devam etmektedir. Avrupa ülkelerinin “terör listesi” bu anlamda Kürtleri fazla etkilememekte, yüzbinlerce insan tutuklama, yargılanma pahasına Kürt Özgürlük mücadelesi saflarında yaşamlarını sürdürmektedirler. ‘Terör listesi’ nedeniyle aslında Kürtlerin bütün etkinlikleri, gösterileri, pankartları, renkleri yasaklanmıştır. Ama Avrupa ülkeleri bu yasakları çiğneyen yüzbinlerce insanı tutuklayamayacağını da bilmekte, çaresizce ‘terör listesi’ni delen kitleleri seyretmektedir. Bu durum bile ‘terör listesi’nin Kürtler ve PKK için çoktan boşa çıktığını, bir anlam ifade etmediğini göstermektedir.
Çözüm ve ‘terör listesi’
Avrupa Birliği, Konseyi, AİHM, BM Kürt sorununun çözümsüzlüğünün ve çözüm gerektirdiğinin farkındadır. Bunu sık sık da dile getirmektedir. Türkiye’de bu çözümün taraflarından birinin PKK olduğu kendilerince de seslendirilmekte, Oslo örneğinde olduğu gibi görüşmelerde arabuluculuk da yapılmaktadır. Hem arabuluculuk yapılarak, hem çözüm seslendirilerek PKK’nin ‘terör listesi’nde tutulması, Avrupa’nın niyetlerini, çıkar ilişkilerinin sorgulanmasına neden olmaktadır.
Kısaca PKK yasağını sürdüren Avrupa ülkeleri Kürt sorununda çözümsüzlüğü arttırmakta, daha fazla kanın akmasına neden olmaktadır. PKK bağlantılı operasyonlar, tutuklamalar, yargılamaların artık “Kürt kozu” kullanılarak, Türkiye’den siyasi, ekonomik çıkarlar için kullanıldığı bilinmektedir. Avrupa bu uygulamalarıyla demokrasi, insan hakları, çözüm çağrılarında da artık ciddiye alınmamakta, kendi ilkelerini, geleneklerini kirletmektedir. Kürt Özgürlük mücadelesinin bu anlamda olmazsa olmaz önceliklerinden biri Avrupa’da diplomasi çalışmalarını hızlandırmak, PKK’ye yaklaşımı devletlerin tekelinden çıkarıp kamuoyuna anlatmak olmalıdır. Avrupa PKK konusunda iç kamuoyunun baskısıyla yüzleşmediği sürece, çıkar ilişkilerini, kirli niyetlerini daha kolay sürdürmektedir. BİTTİ
ALİ ÖZŞERİK