Siyaset biliminin bilinen genel kuralıdır, siyaset çözmezse savaş devreye girer. Savaş çözer mi, çözmez mi? Savaşın yarattığı sonuç bir çözüm olur mu? Bu ayrı bir konu. Savaş çözüm yaratır veya yaratmaz, bu ayrı bir şeydir. Fakat savaşın siyasetin çözümsüz kaldığı yerde gündeme geldiği bir gerçektir. Zaten savaşlar da politik toplum tahrip edildikçe ortaya çıkmışlardır.

Şimdi Türkiye’de benzer bir durumu yaşıyoruz. “İlahlar sussun, sorunlar siyaset yöntemiyle çözülsün” diye çağrı yapıldı. Bu çağrı temelinde sekiz aydır silahlar susmuş durumda. Fakat siyaset işlemiyor, siyasetin önü açılmıyor, siyaset kurumları sorunlara çözüm getirmiyor. Bu durum devam ederse sonunda savaşın gündeme geleceğini herkes biliyor. Bu noktada da siyaset kurumlarını işletip sorunlara çözüm getireceklerine, bazıları hep bir ağızdan “Savaş istemiyoruz, savaş olmasın” diyorlar.
İşin daha da tuhaf tarafı, bu sözü söyleyenlerin başında siyasetçiler ve siyaset kurumları geliyor. Bunlara kalsa ve de güçleri yetse savaş kavramını yasaklayacaklar! Halbuki savaş kendilerinin görevlerini yapmamaları sonucunda gündeme geliyor. Bu işin suçlusunun kendileri olduğunu biliyorlar. Sözde savaşa karşı çıkıyor görünerek, bir yandan bu suçluluk durumunu örtbas etmek istiyorlar, diğer yandan da toplumu kendilerine muhtaç kılmak istiyorlar. Öyle ye, bir çözüm yöntemi olarak savaş devreye girmezse, o zaman ortada yalnız siyaset yöntemi ve siyasetçiler kalır ve çözüm üretse de üretmese de toplum siyasetçiye muhtaç olur!
Bu bakımdan günümüz Türkiye’sinde siyasetle uğraşan herkesin ciddi olmasına ihtiyaç vardır. Başta partiler ve meclis olmak üzere tüm siyaset kurumlarının ciddi olup siyasal çözüm görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Yine başta milletvekilleri ve parti yöneticileri olmak üzere siyasetle uğraşan herkesin görevine ciddi yaklaşması zorunludur. Sen ciddi yaklaşma, görevini yerine getirme, ondan sonra da “Niye halk yürüyüş yapıyor”, ”Niye savaş oluyor” diye sağı solu suçla! Olmaz böyle şey! Bu tür sızlanmaların hiçbir değeri olmaz.
Örneğin çok yakın geçmişte yaşananlara bir bakalım. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri 2012 Eylül’ünden itibaren “Silahlar sussun, sorunlar siyasetle çözülsün” deyimini sık sık kullanmaya başladılar. Bu, PKK’ye yönelik açık bir çağrı oluyordu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da bu çağrıyı ciddiye alarak devlet heyetiyle İmralı görüşmelerini yeniden başlattı.
Önder Abdullah Öcalan’ın yaklaşık bir yıldır bu konuda yürüttüğü yoğun ve büyük çabalar biliniyor. Önce devlet heyetiyle aylara yayılan tartışmalar yürütüldü. Ardından Türkiye’nin demokratikleşmesini ve Kürt sorununun siyasi çözümünü sağlayacak yeni bir yol haritası hazırlandı. Bunlarda mutabakat olduktan sonra da tarihi Newroz Çağrısı yapıldı. Hala herkes bu tarihi çağrının derin etkisi altında bulunuyor.
Kürt Halk Önderi’nin bu çabalarını Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi de benimseyerek buna uygun çalışmalar yürüttü. Daha Newroz Çağrısı olmadan PKK elindeki esirleri serbest bıraktı. 23 Mart’ta ateşkes ilan etti. 8 Mayıs’tan itibaren gerillanın Medya Savunma Alanlarına geri çekilişini başlattı. Kürt halkı, dostlarıyla birlikte demokratik çözümü gerçekleştirmek amacıyla  Ankara, Amed, Brüksel konferanslarını yaptı. Şimdi Kürdistan Ulusal Kongresini toplamaya ve tüm bu konferansların sonuçlarını birleştirmeye hazırlanıyor.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bunlarla da yetinmedi, her tıkanma belirtisi oluştukça çözüm yaratabilmek için çok yoğun çaba harcadı. Çözüm sürecinde ikinci aşamaya geçilebilmesi için elinden gelen tüm çabayı gösterdi. Demokratik çözüm projeleri sundu, çözüm projeleri hazırlıyacak komisyonlar önerdi, birlikte çalışma çağrıları yaptı, en sonda da 1 Eylül’de çözüm paketinin hazır olması gerektiğini, 15 Ekim’de de uygulamaya konması gerektiğini belirtti.
Bunların hepsi demokratik siyasi çözüm sürecinin önünü açmak içindi. Demokratik siyasi mücadele yürütebilir hale gelmek içindi. Silahları susturup sorunları siyaset yöntemiyle çözebilmek içindi. Kürt Halk Önderi ve Kürt halkı başka ne yapabilirdi? Tayyip Erdoğan dahil bazıları diyor “Gerillanın hepsi çekilmedi, silah bırakmadılar, vs.” Bunlar boş ve değersiz laflardır. Türkiye’yi demokratikleştirecek hukuki ve siyasi adımlar atıldımı ki gerillanın geri çekilişi tamamlanmış olsun? Kürt sorunu çözülüp Kürt halkının varlığı ve özgürlüğü güvence altına alındımı ki gerilla silah bıraksın?
Aslında Tayyip Erdoğan da, diğerleri de bu söylediklerinin olabileceğine kendileri de inanmıyorlar. Bu yönlü ciddi bir talepleri de yoktur. Sadece kendi üzerlerine düşenleri yapmadılar, siyasetin önünü açıp onu işler kılmadılar, bu gerçeği maskelemek için de bu sözleri söylüyorlar. Böylece demogoji yapıp kendi suçlarını başkasının üzerine yıkmak istiyorlar. Kendilerini suçluluk durumundan çıkarmaya çalışıyorlar.
Örneğin, ”Silahlar sussun, sorunlar siyasetle çözülsün” sözünü en çok kullanan Başbakan Tayyip Erdoğan’dı. Peki siyasetin işlemesi için ne yaptı? Altı aydır bol bol demogoji yapmaktan başka hiçbir şey! Hala uyduruk KCK davaları sürüyor. Binlerce insan sadece siyaset yaptıkları, parti yöneticisi ve belediye başkanı oldukları için yıllardır hapislerde tutuluyor. Ölümcül hasta tutsaklar bile bırakılmıyor. Halk yürüyüş yapamıyor, hak talebinde bulunamıyor. Gezi Parkı’nda ekolojik talepte bulunanların başına ne getirildi? Lice’de “Karakol istemiyoruz” diyenlere nasıl kurşun sıkıldı?
Dikkat edilirse, 2009 yılı Kasım ve Aralığındaki dirim olduğu gibi devam ediyor. 14 Nisan 2009 siyasal soykırım süreci sürüyor. Tayyip Erdoğan’ın “Çocuk da olsa, kadın da olsa güvenlik güçlerimiz gerekeni yapacaktır” talimatı yürürlülüğünü koruyor. Kısaca AKP’nin sivil darbesi devam ediyor. Bunlara ilişkin hiçbir ciddi değişiklik yapılmadı. Peki halk nasıl siyasi mücadele yürütecek? Siyasetçiler zindanlara tıkılır ve ağır cezalarla yargılanırken nasıl siyaset yapılacak? Sorunlar siyaset yöntemiyle nasıl çözülecek?
Hiç kimse kendini kandırmasın, AKP’nin sorunların siyaset yöntemiyle çözümünden söz etmesi koskoca bir yalandır. Altı ay geçmiş olmansa rağmen siyasal mücadelenin önünü açmamış, zeminini oluşturmamıştır. AKP için siyasetin işlemesi kendinin iktidar olmasıdır. Muhalefete dönük tavrı aynı Kenan Evren gibi, Tansu Çiller gibidir. Siyasetin önünü tıkatan AKP’dir. Dolayısıyla demokratikleşmenin ve Kürt sorununun çözümünün önünü tıkatan AKP’dir. AKP Türkiye’yi yeni bir savaş felaketinin eşiğine getirmiş durumdadır.
Zaten Başbakan Tayyip Erdoğan artık “Çözüm sürecinden” değil, ”Seçim sürecinden” söz ediyor. Sürecin “Seçim süreci” olduğunu belirtiyor ve tüm gücünü 2014 seçimlerini kazanmaya yöneltiyor. Dolayısıyla bu AKP’den demokratikleşme adına yeni şeyler beklemek hayaldir. O halde siyaset biliminin genel geçer kuralı işleyecektir. Siyaset sorunları çözmezse başka çözüm arayışları gündeme gelecektir. Kuşkusuz bundan da siyasetin önünü tıkatan ve siyasal çözümü geliştirmeyen AKP sorumlu olacaktır.