Siyaset ve ekonomi arasındaki ilişki her zaman tartışmalı bir alan olmuştur; bazıları bu iki şeyi birbirine karıştırmamak gerektiğini söylemiş, kimileri ise ekonomi ve siyasetin birbirinin ayrılmaz parçası olduğunu iddia etmiştir.
Genellikle ekonomi ve siyasetin birbirine karıştırılmamasını isteyenler, siyaseti ekonomik çıkarlarını takip etmek için yapanlardır. Ekonomi, kimilerince mevcut sosyal temponun dışında ondan bağımsız, insanların tercihlerinden, sınıfsal, etnik ve inançsal konumundan bağımsız bir alanmış gibi anlatılmaya çalışılmıştır.
Halbuki gerçek tam tersidir. İnsanların sınıfsallıklarının, cinselliklerinin, inançlarının, etnisitelerinin dışında bir ekonomi yoktur ve bunları içermeyen bir ekonomik model de kurulamaz. Son tahlilde siyaset; bireysel ve kamusal tercihlerin ortaya konulduğu alan olarak tanımlanırsa eğer ekonomi de kamusal kaynakların bu tercihlerin güncellenmesi için yürütülen faaliyet alanı olmak durumundadır. Devlet ise bu iki sürecin yanında yöresinde falan değil tam ortasındadır.
Yani esas olarak devletin işi tam da bu olmaktadır; siyaset üzerinden kamusal tercihleri tespit etmek; vergi benzeri yollarla topladığı kaynakları bu tercihlerin gerçekleştirilmesi için kullanmak!
Günümüzün en temel tartışması “kamusal tercihin” ne olduğu üzerinden yürümektedir. Peki, gerçekten kamusal tercih nedir? Hemen ilk akla gelen şeyler; okul, hastane, yol, su gibi klasik şeyler olmaktadır. Halbuki günümüz dünyasında kamusal tercihler toplum hayatının şehirlileşmesi ve çeşitlenmesi ile oldukça farklılaşmıştır.
Yıllardır kendi ihtiyaçları için toplum yaratmaya çalışan Türkiye’deki devlet geleneği her zamanki gibi sorun çözücü bir güç olmak yerine kendisi sorun olan, sorunları büyüten konumunu sürdürmektedir. Bu haliyle siyaset üzerinden kamusal tercihleri alan ve onları çözen bir devlet olmak yerine kendisi sorun olmaya devam etmektedir.
Kürt sorunu, Alevi Sorunu, genel olarak demokrasi sorunu, daha iyi eğitim sorunu, daha iyi sağlık sorunu, inançların kendisini özgür yaşayabilme sorunları, farklı cinslerin toplumsal hayatta eşit katılabilme sorunları birer siyasal sorun olmakla birlikte aynı zamanda birer ekonomik sorundur.
Şöyle ki; devlet tekçi yapısı nedeniyle bütün toplumdan vergi ve benzeri metodlarla topladığı kaynakları; sadece Türk dilinin ve kültürünün gelişmesine, yine sadece Sünni inancının yaşanmasına harcarsa geri kalan inançları ve etnik yapıları dışlamış olur. HDP üzerinden bütün bu kesimleri kamusal alanın dışına itmeye çalışan devlet sağlıklı işleyemez. Orada bir adaletten bahsedilemez.
18. ve 19. yüzyılda Ricardo ve Smitt’in öğretilerinin etkisiyle kaynak dağılımında etkinliğin sağlanması ve kapitalist ekonominin daha etkin işlemesi adına devletin ekonomik faaliyetlere mümkünse karışmaması, daha çok düzenleyici olması isteniyordu. Bunun için devlet oldukça küçük olmalı, mümkünse ekonomik faaliyetlere dahil olmamalıydı.
Ancak 1929 krizinden sonra bu anlayış artık günümüzde geçerliliğini tamamen yitirmiştir; zaman içinde hem devletin düzenleyici fonksiyonları artmış hem de devlet ekonominin en önemli faktörü haline gelmiştir.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütünün (OECD) verilerine göre bazı devletlerin ekonomideki payına bakarak aslında siyasetin ekonomiden ayrılamayacağını kolaylıkla tespit edebiliriz. Devletlerin genel ekonomi içindeki payı şöyle: Almanya %53.6, Fransa yüzde 53.6, İtalya yüzde 48.5, İspanya yüzde 40.5, Belçika yüzde 49.9, Hollanda yüzde 47.7, İsveç yüzde 58.5, ABD yüzde 32.2 ve Türkiye yüzde 23.9.
Görüldüğü gibi Türkiye bu devletler arasında kamu ekonomisi en küçük olduğu devlet durumundadır. Bu, aslında devletin kamusal taleplere dolayısıyla da topluma ne kadar duyarsız olduğunun da göstergesi olmaktadır. Türkiye’de siyaset sınıfı siyaseti kamusal kaynakların talanına indirgediği için mevcut kaynaklar kamusal ihtiyaçlara değil; eşe dosta peşkeş çekilmektedir. Sadece sermayenin çıkarlarına duyarlı olan devlet yapısı; her türlü tüketimi vergilendirirken; kazançtan vergi gibi dolaysız vergi türlerinde oldukça ketum davranmaktadır.
Ancak buna rağmen; tıpkı dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de kamu ekonomisi büyüme eğilimindedir. Bu da devleti ve siyaseti farklı toplumsal sınıfların gözünde daha değerli hale getirmektedir. Buradaki mücadele var olan kaynakların kimden yana kullanılacağı üzerinden yürüyecektir.
Ya emeğimize sahip çıkacağız; ya da onca emek, onca alın teri ayakkabı kutularında çarçur olacak!