Lacan, Shakespeare’in ünlü oyunu Hamlet’i yorumlarken “Eğer Hamlet’e Wittenberg’e gitmesi için evrakların verilmesi gerekseydi ortada drama kalmazdı” diyordu. Gerçekten de haklıdır; Hamlet’ten kurtulmaya çalışan kral, onu bir mektupla öldürülmeye gönderirken, örneğin Hamlet’in şunu dediğini varsayalım: “Vize için başvurdum Lordum, sonuçlanmasını bekliyorum!” O bekleme durumu, bütün dramatik akışı iptal edecektir, çünkü belirli bir anlamda her şeyin askıya alındığı ya da süresiz bir biçimde ertelendiği bir durum yaratacaktır. Lacan, pasaport ve vize denilen şeylerin belirli bir iktidar biçimiyle ve buna bağlı olarak belirli bir insan görüşüyle iç içe gelişen öğeler olduklarının farkındadır. Yanı sıra, bunların birer gösterge olarak işaretledikleri egemenlik tipinin de farkındadır. Bunlar, bir çizgi tayin ederler; çizginin altında çizginin yukarısının tesis olmasını sağlayan sıfır noktası durmaktadır. Tıpkı Fanon’un kapitalist dünya sisteminin sessizliklerinin sıfır göstereni olarak ‘siyaha’ işaret etmesi gibi…

Pasaport ‘bios’un alanına dahildir; göçmenin durumu ise bios ile zoe arasında yer alan bir belirsizlik bölgesinde cereyan eder. Zoe hayattır, canlı olmaklıktır. Basitçe, varoluştur. İnsanların, tanrıların ve hayvanların hepsi zoe’yi paylaşırlar – ayrımlaşmamıştır ve canlılıkla ilgilidir. Ayrıca vasıfsızdır, henüz bir sıfatla nitelenmiş durumda değildir. Dile ve topluma önsel olarak vardır ve bu nedenle de bizim, kendisinden türediğimiz temeli oluşturur. Bios ise bu temelden türeyen şeydir. İnsanlar olarak bizler, zoe’nin ötesine geçer ve zoe’nin ötesinde bir hayatı, kolektif ve nitelikli bir hayatı oluşturma girişiminde bulunduğumuz bios’un alanına ulaşırız. Bios’un yeri, Antik Yunan’daki demokrasi idesinin zemini olan kolektif siyasal uzamdır, kent devleti olarak polis’tir.

Çağımızın önde gelen siyaset felsefecilerinden Agamben, zoe’nin dil öncesi ve bios’un da dilsel nitelikli olduğunu belirterek teorik açıdan hayati bir önemde bir müdahalede bulunur. Böylelikle bu ikisi arasındaki ayrımı da çıplak ses ile dil arasındaki bir bölünmeye denk düşürür. Sessizliğin sıfır göstereni, bu bakımdan bios’un alanından çıkarılmış olan anlamına gelmektedir. Çıplak hayat derecesine indirilmiş her varlık, en nihayetinde bu çıplak hayatın üretimini gerçekleştiren bir toplumsal makinenin işlemesinden geçmiş demektir. Çıplak hayat zoe ile bios arasındaki bölünme tarafından üretilir. Zoe kendi başına çıplak hayat değildir. Eğer zoe hayatsa ve bios da nitelikli ya da siyasal hayatsa, “iyi” ya da “çıplak” gibi sıfatlar aracılığıyla hayatı nitelendirme yönündeki her girişim, zoe’den bir ayrılıştır. Bu nedenle çıplak hayat, siyasal alanda var olur ve zoe’nin, tam da kavramsallaştırılması yoluyla polis’e girmesinin bir sonucudur.

Polis’in bir üretimi olarak çıplak hayatın çerçevesini çizmek için, egemen istisnaya daha derinlikli bir biçimde bakmak gerekmektedir. Schmitt, siyasette istisnanın gerçekte kural olduğunu öne sürmüştü. Siyasi İlahiyat’ta şunları söylüyordu: “İstisna, normal durumdan daha ilginçtir. Normal olan, hiçbir şeyi kanıtlamaz, istisna her şeyi kanıtlar: Yalnızca kuralı kanıtlamakla kalmaz, kural, yalnızca istisna sayesinde yaşar. İstisnada gerçek hayatın gücü, tekrarlanmaktan katılaşmış mekanizmanın kabuğunu kırar.” Bu derin sezgi, Agamben’in siyasete ilişkin savlarının anahtarıdır. Agamben’e göre istisna, bütüncül bir biçimde siyasal alanın dışında bırakılış değil, aksine, sözcüğün Latincedeki etimolojik kökeni olan ex-capare’nin de açığa vurduğu gibi, “dışarıya alınış”tır. Çünkü istisna dışarı atılmış değil, aksine içerilmiştir ki bunun anlamı, siyasal düzenin tam kalbinde, egemen istisnanın anlaşılması zor ve karışık figürünün bulunduğudur.

Egemen, hukukun kimi kurallarını etkili bir biçimde askıya alarak ve kendisini yargının konumuna yerleştirerek bir “olağanüstü hâl” ilan edebilir – doğrusu bazen ilan etmeyebilir de. Yargı ile yürütmenin çakışması, ilan edilmese de bir olağanüstü hal durumuna, bir istisna yönetimi durumuna tekabül eder. Böylelikle, yönetimi sürdürebilmenin tek aracı olarak geriye çıplak şiddet kalır. Dolayısıyla şiddetin de vasıfsız, sıfatsız bir nitelik edindiği bir durum belirir ki bu, mantıksal bakımdan, ters yüz olmuş bir düzeyde ‘zoe’nin sıfatsızlığı ile bir çakışma durumuna işaret eder. Buradaki esas mesele hukukun, kendisinin dışında olan bir şey tarafından üstlenilebilir olmasıdır.

Kuşkusuz bunun anlamı, olağanüstü halde, hukuk düzenini korumak için bu düzenin askıya alındığıdır; böylelikle, hukuk düzeninin dışında olan şeyin (egemen iktidarın) hukuk düzeninin içine taşınması, fakat yine de onun dışında kalmayı sürdürmesi biçiminde içleyici bir dışlama yaratılmaktadır. Karmaşık içleme ve dışlama sürecinin buradaki sahne alışı, tam da hukuk idesini sorgu altına alır. Eğer hukuk, bizim kolektif korunmamız adına var olan kuralların ve uygulamaların soyut ve bağımsız gövdesiyse, bu durumda onun, partizan bir siyasi güç tarafından istila edilmesi, meşruluğu bağımsızlığına dayanan bir gövdenin varoluşuna yönelik bir tehdittir. Yani bu türlü bir yönetim biçimi, her şeyden önce Türkiye’nin kendisine bir tehdit oluşturmaktadır. Paradoksun böylesi de az görülür.