Şu mübarek bayram gününde İslam aleminin acınacak haline bakın.
İslam ülkelerini tek tek gözden geçirseniz huzur ve istikrar içinde bir tek ülke bulamazsınız.Suç İslamındır diyemeyiz. Bu samimi dindarlara da haksız bir suçlama olur. Ama toplumun hiç bir sorununa kalıcı bir çözüm bulamayan siyasetçilerin, sahte dinciliği siyasete ve tüm topluma egemen kılma çabalarının baş neden olduğunu da görmek gerek. Dincilik ve mezhepçilik yani toplumu kendi dar kalıplarının içine sokma inadı bütün Müslüman halkların baş sorunu olmaya devam ediyor.
Bir kere demokratik siyaset yerine dincilikle-mezhepçilikle yoğrulmuş milliyetçilik egemen olursa orada barış ve huzur kalmaz. Toplum içinde sonu gelmez bölünmeler, kavgalar ve çatışmalar sürer gider.
Siyasi İslamcılık „İslam barış dinidir, din kardeşliği vb.“ diyerek iktidar oldu. Siyasi İslamcılığı topluma egemen kılmak için her şeyi yaptı. İslamcılıktan anladığı da kadınların saçı-başı-eteği, saç-sakal-kıl-tüy oldu. Bu İslamcılık yetmeyince de Türk-İslam sentezine sarıldı. O da çözüm olmayınca geriye çıplak mezhepçilik-Türkçülük ve ırkçılık kaldı. Siyasi İslamcılık ırkçılıkla bütünleşerek Kürtleri imha etme savaşını şiddetlendiriyor.
Artık Erdoğan’a Çanakkale-İstanbul’un fethi yetmiyor. Malazgirt kutlamalarıyla halkı galeyana getirmeye çalışıyor. Erdoğan etrafında birleşen dinci-mezhepçi-ırkçı çete Kürtlere karşı Sünni İslamcı cephe ile birleşmeyi tercih etti. Bu cephe devletin bekası için deyip Kürtleri ve her türlü muhalefeti ezmek üzere saldırıya geçti. DAİŞ ile işbirliği içinde bütün İslam alemini kargaşaya itiyor. 15 Temmuz sonrası yapılan OHAL darbesiyle bu diktatörlük meşrulaştırılmak isteniyor.
Ya diktatörlüğe karşı güçlü bir direniş cephesi oluşturulup diktatörlük yıkılacak ya da bu kanlı diktatörlük azgınlaşarak sürecektir. Erdoğan diyor ki:
„Zira bu bölgede biz yaşıyoruz, onlar değil. 911 kilometre Suriye sınırı, 394 kilometre Irak sınırında biz yaşıyoruz, onlar değil. Dolayısıyla her an bir tehdit olacaksa bize olacaktır, onlara değil.“
Bu bölgede sadece biz değil, bizlerle birlikte sınırların ayıramadığı farklı dil, kültür, milliyete dayalı, farklı renkleriyle onlarca halk yaşıyor.
Sınır dediğin Kürdistan halkına sorulmadan, „dış güçler“ tarafından dikilen tel örgüler ve mayın tarlalarıdır... Şimdi de hendekler ve utanç duvarları eklendi. Yani iki tarafı da Kürdistan. Bu neyin sınırıdır? Kimi, kimden ayırıyor ya da ayırmak istiyor?
Bu sınırlar çizildiği günden beri kan akıyor ve hiç kimseye huzur yok. Yüzbinlerce asker-polis ve özel görevli bu sınırları koruyamıyor.
Kaldıralım suni sınırları, bütün halklar kardeş olsun!
Ama Erdoğan şefliğindeki OHAL diktası hala tek-tek diye tekleyip duruyor. Böylece hem içeride hem de dışarıda çatışmaları savaşı tetikliyor. Artık dünyanın hiç bir yerinde tek tek’çilik çözüm değildir. Anadolu ve Ortadoğu’da hiç değildir.
Bu bölgede tarih boyunca tek tekçilik hiç bir sorunu çözememiştir. Herkes için çözüm yolu çoğulculuğa ve bütün farklılıkların eşitliğine-özgürlüğüne dayalı demokratik çözümdür.
Türkiye’nin tıkanması ve çaresizce debelenmesi-çırpınması bu tek tekçi dar kafanın egemen olmasındandır.
Bu kafa sadece devletin genlerinde değil, ne yazık ki toplumun önemli kesiminde de egemendir. Muhalif geçinen bir çok kesim sorun demokratikleşmeye gelince katı bir ırkçı-statükocu-mezhepçi ve dinci kesilmektedir. Bu da Erdoğan-Bahçeli gibi ırkçı diktatörlere cesaret vermektedir.
Siyasi İslamcılık Cizre-Sur’daki Müslümanların evini başına yıkan, cenazelerini çöplüklere atan kanlı bir saltanat rejimidir. Bu rejimin Arakan Müslümanlarına sahip çıkar görünmesi de sahtekarlıktır.
Zalimlerin saltanatı sürdükçe mazlumlar neyin bayramını yapabilir ki?
Mazlumların barışını sağlayabilirsek 1 Eylül gerçek bayram günü olacaktır.