Geliyorlar. Az kaldı dedi, her an bekliyorum. Sarıldım, durdum; bir kez daha sarıldım. Neden diyecek yüzüm yok, çünkü nedene ihtiyaçları yok. Yine de anlattı. Der Spiegel Dergisi Selahattin Demirtaş’tan dünyaya iletmek istediği bir mesajı olup olmadığını sordu, onunla görüşecek olan avukat arkadaşım Cahit’e söyledim. Bir mektup yazarsa iletiriz dedim. Önce Cahit’i gözaltına aldılar, sıra bende, dedi.

Kürt anasını görmesin politikasının ağır sonuçlarını her gün her saniye yaşıyoruz da, bu gencecik avukata -ki henüz 26 yaşında- atfedilen suçun saçmalığına bakar mısınız? Evet Levent Pişkin’den bahsediyorum. Hani şu “ibneliği sizden öğrenecek değiliz” dediği için hakaret davasından yargılanan, 16 milyar tazminatı denkleştirmek için herkesin seferber olduğu, ezilen, hakkı yenen kim varsa herkes için seferber olan Levent’ten. Bir yandan toplumsal hafızamızın sosyolojisiyle ilgilenen, faili meçhullerin dosyaları arasında gençliğinin en “deli çağını” geçiren, bir yandan da Eren Keskin’in ofisinde o davadan bu davaya (aslında ikisi de aynı davaya, insan hak ve ihlallerine karşı olmaya) koşturup, kendini adayan Levent’ten.

Bu sabaha karşı evi basılmış, biraz önce annesiyle konuştum. Sesi çok zor çıkıyor, Levent güçlüdür dedim. Atlatacak dedim, yutkundum. İkimiz de sustuk sonra. Çünkü ikimiz de biliyoruz, devleti eli kanlı katillerin yönettiğini, İbrahim Şahinlerin, Veli Küçüklerin falan boşuna salıverilmediğini, bizzat kendi milletvekillerinin katliamların hapishanelerde de başlayacağını ima eden twitinin neyin işareti olduğunu, vurduk kilidi, kapattık dernekleri diyerek topyekün susturulmaya çalışılan muhalefetin başını nasıl ezdiklerini biliyoruz. Hem de fena halde biliyoruz. Da buna karşı ne yapıyoruz. Ne yapmalıyız?

O kadar uzun süredir bu soru konuşuluyor ki her yerde. Her yerden kastım elbette elimin yettiğince, kulağımın duyduğunca olanlar. Yoksa harıl harıl ve “normal” ritminde akıyor diğerleri için hayat. Nuray Mert gibi aklı evveller, kendi kibrinin kuburunda boğulanlar; siyaseten sıtmaya razı olmanın en nadide örnekleri. Öyle ki, AB büyükelçilerinin HDP grup toplantısına katılmasının, Batı karşıtı iktidarının ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramayacağını söyleyebiliyor. Bir zamanlar yerel kıyafetlerle HDP mitinglerinde boy verdiği, bizzat onların arasında kraliçeler gibi ağırlanmışlığının iktidarını da böylesi bir diskurla nasıl boşa çıkardığını umursamadan. Ben olmasam gerçekleri kimse söyleyemez diyecek kadar “tevazu” sahibi yazarımız diğer yandan CHP bildirisinin son derece gereksiz olduğunu falan dile getirebiliyor. Yani muhalefet yapılacaksa da iktidarı daha fazla ürkütmeden, üstümüze salmadan, uslu uslu yapmak elzemdir demeye getiriyor. Sade suya tirit argümanı da şu: “Demokrasinin olmadığı yerde, demokratik mücadele zemini ortadan kalkar ama bu zeminin korunmasında ısrarcı olmak lazım. Bu konuda en büyük görevlerden biri ana muhalefet partisine düşüyor. Çaresizlikten tüm ümitleri ona bağlayanlardan da tüm sorunları ana muhalefete yıkanlardan da değilim; böylesi, siyasi şaşılık olur.”

Neyse ki yazarımızda optik herhangi bir sorun yok. Durduğu yerden gördüğü şey son derece net ve açık. İslam’la demokrasi aynı anda ve birlikte var olabilirmiş gibi, yıkımdan, ölümden ve talandan beslenen, hırsızlıkla geçinen bir iktidarın, memleketin bütün kalelerini zapt ettikten sonra ortaya çıkan görüntüsünü de hiç kaygı verici bulmuyor anladığım kadarıyla. Bundan birkaç yazı önce yeni bir muhalefet dili yaratabilir mi diye sormuştum. Nuray Hanım’ın yanpiri yazıları, Levent’in şu anda Bursa’da kim bilir kimlerin elinde olduğunu bilmemenin ağır endişesi ışığında bir kez daha soruyor ve oradan yürüyorum. Dayatılan korku dilinin, üzerimize örtülen ölü toprağının altından kalkmanın tek yolu, bu siniklikten, bu ne gelini ne dünürü küstüreyim yalakalığından geçmiyor. Şaşılar bir kenara çekilsin, sözünü net söyleyecek, baktığından şüphelenmeyecek, fulü olanı gerçek diye yutturmayacak söze ve sözcülere ihtiyacımız var. Aslı ve Necmiye Erdoğan için müebbet istenirken, bu kadar yazar-gazeteci içerdeyken TÜYAP’a gidip gerim gerim gerilerek imza gününde boy göstermeyeceksin kardeşim. Onlar yoksa ben de yokum diyeceksin, biz de yokuz diye bağıracaksın. Ne olur, okurun mu eksilir, yayınevin mi batar? Kim daha ne kaybedecek, ne kaybedecek ha? Sahip olduğumuz tek şey artık zincirlerimiz, onlara tutunmayı güvende olmak sanıyorsanız eğer, asıl şaşı ve şaşkın sizsiniz, siz!