
Almanlar Sallıyor.” Türkiye’de yeniden kurulacak olan devletin kurucu diktatörü Recep T. Erdoğan, Alman siyasetçileri için bu cümleyi kuruyor.
“Ekonomide tırmanış başladı... Rüzgar enerjisiyle ilgili ihale yapıldı. 8 şirket bunların dördü Alman, bu ihaleye katıldı. Dünyada bir rekor oldu. 1.5 milyar dolara buraya kredi temini oldu. Bakmayın, Almanlar böyle sallayıp duruyor. Varsın sallasınlar. Onlar da yanlışlarını anlayacaklar.” (9 Ağustos 2017, Hürriyet)
Türk diktatörü, Karadeniz turu esnasında yaptığı bir mitingde yukarıda aktardığım bu sözleri sarf ediyor. “Almanlar sallıyor.” Diktatör buradaki “sallama” kelimesiyle Alman hükümetinin yeni Türk faşist rejimiyle kurduğu oportünist ilişkiye işaret ediyor. Almanların bu oportünist tutumunu kitleyi ajite etmek için kullanıyor. Alman hükümetinin, diktatörün propagandasına malzeme olan tutarsızlığına geçmeden önce bu “sallama” kelimesini biraz açmak istiyorum. Bu kelime, sokak diliyle, yalan konuşanlara yönelik söylenilen bir ifadedir. Söylem ve pratiğin tutarsızlığına da işaret ediyor. Dolayısıyla “sallayanlar” toplumda güvensiz kişiler olarak tanımlanıyor. Bu Türkçe’nin argo dilidir ve Türk diktatörün sıklıkla başvurduğu Kasımpaşa jargonudur.
Tabi burada Alman siyasetçilerin Türk toplumuna güven verip vermeme gibi bir zorunluluğu yok. Ama Alman toplumuna karşı sorumlulukları farklıdır. Yani söylem ve pratikleri arasında bir tutarlılığın olması gereklidir diye düşünüyorum. Dış siyasette “sallayan” Alman hükümetinin iç siyasette ne kadar tutarlı olduğu ise benim değil, Alman toplumunun sorunudur. Kendilerini temsil edenlerin tutarlılığını ya da tutarsızlığını Almanların sorgulayıp eleştirmesi gerekir diyecektim ki, dış siyasetteki “sallamalar” bizi etkilediği için diyemedim. Zira Alman hükümetinin dış siyasetteki “sallamaları” direkt bize, Türkiye ve Kürdistan’da yaşayan Türk’e, Kürt’e, kadına, gence, demokrat ve ilericiye değiyor, yaralıyor. Alman hükümetinin tüm “sallamaları” Türk diktatörüne nefes boruları açarken, demokrasi ve özgürlük alanlarının daraltılmasına da destek oluyor. Yine de burada en büyük sorumluluk Alman toplumuna düşüyor. Eleştiri dışarıdan ziyade içeriden de gelmeli ki “sallamaların” bir sınırı olsun. Aksi taktirde sallama alanının kapsamı genişler, Almanları da etkiler. Zira kapitalist devletler, epey bir zamandır gerçek yüzlerini örtmek için kullandıkları demokrasi, özgürlük ve hukukun üstünlüğü maskesini yırtıp atmışlardır.
Çürümüş bir uzlaşma
Evet “sallama”yla başladık ama en önemlisi Alman hükümetinin Türk diktatörüne ilişkin söylem ve pratiğindeki tutarsızlıktır. Gerçi, Sol Partili Alexander ANF’ye yaptığı açıklamada “çürümüş bir uzlaşma” tanımlaması yapmış, bu siyaset tarzına. Bu önemli bir belirlemedir. Oportünizm-tutarsızlık çürütür. Diktatörlükle ilişki çürütücüdür.
Bilindiği gibi, Türkiye’de İslam motifli yeni bir faşist diktatörlük inşa etmek için, bir kesim tarafından tertiplenen ama diktatörün bilgisi dahilinde pratikleştirilen darbe ve ardından referandum süreciyle birlikte, Türk-Alman ilişkileri de tırnak içinde derin bir krize girdi. Gülencilerin iade istemi, İncirlik-Konya derken “teröre destek veren” Alman şirketlerinin listesi gündeme düştü. Bu listenin düşüşü öyle bomba etkisi falan yaratmadı. Balon gibi bir patlamaya yol açtı. Sermaye son halkaydı ki, Alman siyasetçiler soldan sağa Türk diktatörüne çeki düzen verecek açıklamalar yapma gereği duydu.
Diktatörü ekonomiyle terbiye
Başbakan adayı Martin Schulz “sınırın aşıldığını” söyledi. Hükümetin Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ekonomik yaptırımları gündeme getirdi. Başbakan Angela Merkel, Gabriel’in arkasında durdu. Hatta Alman Cumhurbaşkanı da bunlara katıldı. Dahası bu işin ciddiyetini Türk diktatörüne kavratmak için Bakan Gabriel, uygulamak istedikleri yaptırımları bir mektupla AB yetkililerine de iletti. Mektupta “Türk Cumhurbaşkanı’nın politikası Avrupa değerler sistemiyle uyuşmadığı ve buna yönelik net bir yanıtın gerektiği” dillendirilip, AB üyeliğine uyum için Türkiye’ye yapılan mali yardımların sınırlamasını istedi.
Öte yandan Alman siyasetçilerine göre Türk diktatörünün en hassas noktası ekonomiydi. Ekonomiye dokunduğunda diktatör Erdoğan tepki veriyordu. Sermaye akışın sınırlandırarak diktatörü terbiye edeceklerdi. Bu, kapitalist sistemin kendi nizamına uymayanlara yönelik başvurduğu bir yöntemdi. Bu yöntemle baskıcı ve dikta yönetimler sınırlandırılmak isteniyordu. Bir yere kadar sonuç veren bir yöntemdir.
Sınırlama yeterli midir?
Fakat diktatörü sınırlamak yeterli midir? Orası muamma. Tam da burada Alman yöneticiler, İngiltere’nin ilk dönemlerde Hitlerle sürdürdüğü tutarsız ilişkilere bakmaları, Türkiye diktatörüne yönelik tutumları için faydalı olur diye düşünüyorum. Sınırlama taktiğinin bir işe yaramadığını kendi tarihlerinde de göreceklerdir. Mevzumuza dönersek, Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, mektupta Avrupa değerleri, hukuk üstünlüğü vb. kavramları öne çıkarttığı için değinmek istiyorum. Almanlar gerçekten Türk diktatörünün politikasından rahatsızlar mı? Ben çok ciddi bir rahatsızlıklarının olduğunu düşünmüyorum.
Rahatsız olsalardı şu an Türkiye’de demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin yanında olurlardı. Hukuksuz bir şekilde hapsedilmiş seçilmiş belediye başkanlarının, gazeteci ve akademisyenlerin serbest kalması için baskı yaparlardı. En önemlisi de ekonomik yaptırımları, Alman sermayesine dokunulduğu için dillendirmez, Türkiye’nin demokrasi ve özgürlüklerden tamamıyla uzaklaşıp İslam motifli bir diktatörlük kurulmaya çalışıldığı için gündeme getirirlerdi.
Erdoğan’a nefes borusu açıyor
Tutarlı bir tavırla, demokratlardan ve özgürlük talep edenlerden yana bir duruşları olsaydı, Türk diktatörü bu kadar büyük bir yıkım yaratmadan çoktan tarihin çöp sepetine atılırdı. Türkiye ve Kürdistan’daki halkların mücadele azmi ve kararlılığı buna yeterdi. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi Alman hükümeti uzun bir süredir tutarsızlığıyla diktatör Erdoğan’a nefes boruları açıyor. Diktatörün baskıcı politikalarına gözlerini kapatıyor, dahası baskıcı yöntemlerini meşrulaştırıyor. Her sıkıştığında Türk diktatörün yanı başında durmaları bununla ilgilidir.
Pragmatizmi hoyratça kullanıyor
Şimdi gelelim mali ve ekonomik yaptırım söylemine. Almanya yönetim erki bu konuda en tepeden aşağıya, kararlı bir takım açıklamalar yaptı ya, pratikleri söylemlerini yansıtır mı görmek istedik. Ekonomi veya sermaye hareketliliği siyasetten bağımsız değil. Burjuva siyasi pratik bütünüyle sermayeye ve çıkarlara bağlı yürütülen bir anlayışla ele alınmaktadır. Bu nedenle siyasal söylem sermayeyi de bağlar. Sermaye siyasal söylemi gözeterek adım atar. Aksi durum burjuvazinin kolektif çıkarlarını tehlikeye düşürür ki bu da sistem örgütü olan devletin işine gelmez. Alman siyasetinde bu denge sanki biraz aşılmış gibi. Değilse eğer, çok ilkesiz bir durumla karşı karşıya demektir.
Almanya elindeki sermaye gücüyle pragmatizmi hoyratça kullanmaktan çekinmiyor. Bu yüzden siyasal söylemde kararlılık gösteren beyanlarda bulunurken bu siyasete kaynaklık eden Alman sermayesi kendisini söylemden muaf görüyor. Alman siyasetçilerinin söylemi, Alman sermayesini bağlamıyor gibi. Bu durumda, siyasi alanda tutarsızlık olarak gündeme yansıyor. Örneğin basına yansıdığı kadarını yorumlarsak; tutarlılık, Almanya’nın Türkiye ile ilişkisinde hemen hemen yok gibidir. Alman siyasi erki kamuoyu önünde Avrupa toplumsal yaşam, demokrasi ve özgürlük değerlerinden bahsedip, Türk devletinin bu değerlerden uzaklaştığını söyleyip, Türkiye’ye yaptırımları gündeme getirirken, arka tarafta Alman sermayesi hiçbir şey yokmuş gibi Türk diktatörlüğüyle bir takım ekonomik anlaşma ve ihalelerden geri durmamıştır.
İhalelerde boy gösteriyorlar
Almanya Dışilişkiler Bakanı. AB’den ve AB yatırım bankasından teşvik projelerinin kısıtlanmasını talep ettiği bir dönemde Alman sermaye şirketleri Türk diktatörün açtığı ihalelerden boy göstermeye devam ediyor. İncirlik krizi sırasında Almanya savunma teknolojisi üreticisi Rheinmetal, Türk diktatörünün de ortak olduğu Ethem Sancak’ın BMC Firması’yla modern tank üretimi işine girmek için her iki taraf yetkilileriyle görüşmeler yapmıştır. En son Konya krizi ve yaptırım mektubundan hemen sonra -ki mektubun mürekkebi daha kurumamış- Alman sermayesinin aynı pratiğine tanık olduk. Yenilenebilir Enerji Kaynakları ihalesine 4 Alman firması katılmış ve ihale Siemens firmasına kalmıştır.
Ne diyelim, turşuya lahana, demokrasi ve özgürlüklere perhiz mi diyelim? Peki bu turşu mevcut tutarsızlığı kaldırır mı? Bence kaldırmaz. Ki tam da bu durumdan dolayı yeni devlet, Türk İslam Cumhuriyeti’nin kurucu diktatörü “Almanlar sallıyor, varsın sallasınlar” diyor. Bakmayın siz Konya’ya, Alman vekillerin NATO aracılığıyla gideceklerine. Türk faşist diktatörü tutumunda bir değişiklik yapmıyor. Alman hükümeti her zaman ki gibi esniyor. Diktatör bunu gördüğü için bunlar “sallıyor” diyor.
Vitrin arkası güllük-gülistanlık
Diktatörün bu söylemini biraz daha eşelediğimizde görülüyor ki, Alman hükümet yetkilileri, kitlelere yönelik vitrinlik açıklamalar yapıyor. Vitrinin arkası ise güllük-gülistanlıktır. Tük-Alman sermaye ortaklığı ise Avrupai değerler üzerindedir ve yaptırım kapsamı dışındadır.
Siz bakmayın Sigmar Gabriel’in Stuttgart Zeitung gazetesindeki “Türkiye’ye elimizi uzatmaya hazırız. Ama Ankara’da yeni bir başlangıç için ses tonu ve diğer konularda değişiklik yapması gerekiyor. Suçsuz bir Almanı, Peter Steudner’in keyfi gözaltına alınması kabul edilemez. Almanlara böyle davranan biri bizim siyaset ve ekonomik ilişkilerde herşey harikaymış gibi davranmamızı bekleyemez. Demokrasi, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, basın ve ifade özgürlüğü -ki yeni Türkiye’de bunlar yok” demesine. Zira pratik kendisini yalanlıyor. Geçen süreç de tek bir an dahi Alman hükümeti elini Ankara’daki diktatörlüğün sırtından çekmedi.
Yaptırım söyleminin mektuplarda ve ağızlarda kalmasının temel sorunu işte bu Alman oportünizmidir. Bu oportünist tutumuyla birlik içerisindeki ortaklarını da kandırıyor gibi bir durum oluşuyor. Böyle bir durumda insanın aklına, acaba Almanya’da iki farklı gerçek mi hakim diyesi geliyor. Hani çoklu gerçeklik zamanlarından geçiyoruz ya(!?) o bağlamda diyorum. Gerçi bugüne kadar toplum ile devletçi iktidarın gerçekleri hiçbir zaman birbirini tutmadı. Bu durum şimdi daha net görülmektedir. Ve bu da halklara kendi gerçeklerini daha güçlü örgütleme şansını vermektedir.
* 25 Ekim 2015’ten bu yana 129b maddesi uyarınca Almanya tarafından rehin alınan Kürt siyasetçi.