Uzun zamandır televizyon seyretmiyorum. O kutuya niye para verdiğimi bilmiyorum, film falan bakıyor, müzik açıyorum diye herhalde çünkü başka bir şey yok, var da çöp konteynırı gibi; kapağını açtığın anda birtakım kurtlar, böcekler evine sızıyor, kaşındırıyor, alerji yapıyor, etkisi de tedavisi de uzun sürüyor. Fakat bakkal, manav dahil her yerde tezgahın arkasındakilerin suratınıza bakmak yerine gözünü ayırmadığı bu kutu orada mıh gibi duruyor. İçinden birtakım kuklalar iplerini saklama gereği bile duymadan konuşuyor, papağan terbiyesi ve refleksiyle ezberlediği şeyleri tekrar ediyor, sonra spotlar, reklamlar giriyor araya. Size yaşadığınız şehrin bir şantiye, seçtiğiniz milletvekillerinin birer terörist, gazetecilerin ve yazarların suçlu olduğunu söylüyor. Ezan saatlerinden daha uzun ve daha sık aralarla, kafanıza kaka kaka aynı şey, durmadan, durmadan tekrar eden tek ses, tek adam fotoğrafı, tek görüntü… Buna ister algı yönetimi ister faşizmin üfleye üfleye kulağınızı kemirmeye başlaması deyin, ne derseniz sonuç değişmiyor. 

Hızla yokuş aşağı gidiyoruz, fren mren hak getire. Önümüze ne gelirse ezmeye, devirmeye hazırız. Yeter ki engel ortadan kalksın; hız ve anlayış bu minvalde. Direksiyonun başında kimin olduğu hiç de önemli değil ama çoğunluk onlar. O yüzden dikkat kesiliyor, kim önümüze ne zaman çıkacak, ezecek de geçecek diye bekliyoruz. Misal 7 Haziran seçimlerinde okumuş-yazmış, belli yerlere gelmiş, ünü reytingi hatırı sayılır seviyede bir çok eşraf (tek tek yazar, çizer, şu bu diye saymak istemiyorum, genel adı eşraf olsun işte)  oyunu CHP’ye verme gerekçesi olarak; “HDP’nin AKP’yle başkanlık pazarlığı yaptığını, Apo’nun salıverilmesi karşılığında başkanlığın tirana feda edileceğini söylüyor” bu hesabı öngörmeyenleri de şaşkınlıkla, aymazlıkla suçluyordu. Hatta içlerinden birtakım akıllı geçinen andavallar, “şekerim HDP nasılsa yüzde 10’u geçiyor, o yüzden oyumu CHP’ye verecem” diyecek kadar şirazeden çıkmıştı. ... “Bir silahlı örgüte sırtını dayamış” (maalesef Figen Yüksekdağ da bunu meydanlardan zamansız haykırmış, bu tür dangalakların ekmeğine yağ sürmüştü) partiye oy vermenin, onlarla aynı gelecek umudunu taşımanın Selahattin Demirtaş gibi “matrak bir romantik”ten medet ummanın ancak ve ancak kötülükle açıklanabileceğini, bu umudu taşıyanların da memlekete kötülük ettiklerini söyleyen “ünlü” ve “yazarlar” şimdi ne düşünüyor acaba? Ne yapsak, onlara kına servisine mi başlasak? 

Zaman sapla samanın gerçekten ayrıldığı zaman… Bakın ortada beton Kemal’inizden başka kötü, aciz, sakil, sümsük (daha saymayayım, bana ayıp) kalmadı! Kadınlı-erkekli grup toplantılarınızda utanmadan konuşup duruyorsunuz; yok HDP MHP’yle birlik olsun, yok milletvekillerinin tutuklanması yetmezmiş, sivrisinekleri öldürmekle olmazmış bu iş çünkü, bataklığı kurutmak, Kandil’e girmek gerekirmiş. 

E be ebleh! E be Toki’deki herhangi bir apartmana yönetici olarak bile seçilemeyecek zat! Sen Kandil’in yolunu biliyor musun? Kandil deyince aklına ne geliyor, “benim babaannem de başörtülüydü, kandil günü elini öpmeye giderdik, ne güzeldi o günler” diyen laik Beyaz Türklerden başkasına sordun mu, memleketlin Dersimlilerle falan hiç konuştun mu ya da? Artık biraz geri dur, haddini bil! Seni zaten ciddiye alan yok ya, yine de orda burda vızırdayıp durma, malum sinek küçük ama mide bulandırır!.. Sizin ve iş tuttuğunuz iktidarın amacı belli; sivil siyasetin önünü tıkayıp, HDP’ye bölgeden ve meclisten el çektirip meydanı sizin gibi yeni yandaş ve yavşaklara açacaklar. Evet çoğunluk sizsiniz, sizin gibiler ama bizi de yabana atmayın, Sebahatları ağzını tıkayıp, yerlerde sürüklemekle  yıldıramazsınız, kırk yıldır öğrenemediniz mi?   

İşte yine dayanamadım açtım televizyonu. Ekranın sol köşesinde “zorunlu yayın” yazıyor. İki genç bir kanepede oturmuş, televizyon seyrediyor, biri cips yiyor, öbürü hapşırmak üzere. Derken hapşıracak olanın kafasına gökten bir portakal düşüyor. İki genç birbirine şaşkın şaşkın bakarken, bir hapşırma girişimi, bir portakal daha derken, bir iki manasız tekrardan sonra bir kamyon portakal ikisinin de kafasına boca ediliyor ve gencin biri hapşırmaktan, diğeri cipsten kurtuluyor. Portakal yağmuru altındaki gençlerin salak suratları üstüne Hasan Mutlucan’la Agah Hun karışımı bir ses emrediyor: “Kafanı kullan Portakal Ye!” Alın size CHP seçmeni, hatta portakalın suyunu sıkarsanız AKP, posasını da değerlendireyim, çöpe gitmesin derseniz MHP seçmeni… Ancak emirden, komuttan anlayan bu üçlü ittifak köşesinin diğer ucunda bütün kalelerine, evlerine girilmiş koca bir halk, korkaklık bulaşıcıysa cesaret de bulaşıcıdır diyen, mutlaka biz kazanacağız diye inançla haykıran Selo var. 

Neyse ki bizim safımız da sözümüz de belli. Siz portakal yiyin ulan, bizi bundan sonra dağ çilekleri, böğürtlenler neyim paklar.