Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya gibi iki büyük emperyal gücün Ortadoğu'daki yeniden paylaşım ve Ortadoğu'yu enerji ve insan kaynakları açısından kendi ihtiyaçları için reorganize ettikleri koşullarda Türkiye Cumhuriyeti Devletinin de bu emperyal güçlere öykündüğünü görüyoruz. Mantalite ve evrensel insani ve ahlaki ölçüler açısından bu emperyal güçlerden hiçbir farkı olmayan Türkiye devleti kapasitesinin çok üstünde işlere kalkışmıştır. İçine düştüğü bu çakma emperyal güç durumu Türkiye’de ve Ortadoğu’da yaşayan halklar açısından büyük, acı, felaket ve katliamlarla sonuçlanacak bir sürecin önünü açmıştır. Suriye devletinin içine düştüğü durum ve Suriye’de yaşayan halklar için ortaya çıkan büyük yıkım ve katliam olgusu Türkiye için de çok uzak değildir. Türkiye için "Suriyelileşme" diye bir durumdan kimi çevreler söz etmektedir. Suriye’nin bu hale gelmesine yol açan bu olaylar bir haftalık bir süreçte gelişmiş ve bu bir haftalık sürecin gerisinde yatan tarihsel etmenler bir anda devreye girip ülkeyi büyük bir yıkımın içine sürüklemiştir. Suriye’yi büyük bir yıkımın içine sürükleyen tarihsel etmenler Türkiye için çok daha fazlasıyla mevcuttur.
Bu yukarıda özetlediğimiz tehlikeli durumun ne yazık ki bugün için Kürtler ve dört parça Kürdistan’daki mücadeleye öncülük eden Kürt Özgürlük Mücadelesi’inden başka kimse farkında değil. Eğer bugüne kadar Suriye’dekine benzer bir yıkım ve halklar arası boğazlaşma yaşanmamışsa bu Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin Suriye’deki muhalif güç diye tabir edilen ama büyük çoğunluğu El Kaide uzantısı tüm insani değerlerden yoksun bu cihadist guruplardan farklı bir moral değerler bütününe ve mücadele yöntemine sahip olmasındandır. Eğer bu böyle olmasaydı Suriye ve Filistin’i katbekat aşan bir boğazlaşma yaşanacaktı. Türkiye siyasi elitinin bunu görmeyeceği, bunu görse bile çıkarları gereği kontrollü bir halklar arası boğazlaşmayı mübah göreceği yaşanan acı tecrübelerle ortaya çıkmıştır. Ve yine şu da çok açıktır ki sadece Kürt halkının ve öncü partisinin ortaya koyacağı tek taraflı iradeyle de ilanihaye bu boğazlaşmanın önüne geçilmesi mümkün değildir.
İşte burada ortaya çıkan en acı durum topluma öncülük etmesi, toplumu bu tür tehlikelerden koruma sorumluluğu bulunan Türkiyeli aydın, entelektüel ve sanat çevrelerinin yaşadığı körlük ve suskunluk. Kördürler zira dünyanın en ücra köşesindeki en küçük bir özgürlük mücadelesi, hak arama mücadelesi ile bağ kurar ve bunları yüceltirler. Ancak kendi yanı başlarındaki bir halkın bunca acı ve kıyımını ve bunu durdurmak için verdikleri bunca insani moral değerlerle yüklü mücadelesini görmezden gelmelerine yol açan sömürgeci kibir, gözlerini kör etmiştir. Suskundurlar, çünkü yaşanan acı ve kıyımı görseler bile, verilen mücadelenin ahlakiliğinin ve haklılığının farkında olsalar bile iktidarın yarattığı rant batağı yahut korku gayyası dillerine kilit vurmuştur.
Dünyaca ünlü Slovenyalı düşünür Slavoj Zizek, geçen hafta kendisiyle yapılan bir röportajda Kürtlerin sadece dağlarda savaşan bir halk olmadığını, Ortadoğu’nun en ilerici ve en demokrat halkı olduğunu söylüyor. Kürdistan’a çok uzak coğrafyalardan, yazar, sanatçı, filozof ve sanatçıların gördükleri, farkına vardıkları Kürdistan özgürlük mücadelesi şahsında yaşanan Ortadoğu rönesansını Türkiyeli aydınların görememesi, ilgilenmemesi, sahip çıkmaması bu coğrafyada yaşanacak her felaketten, en önce onları sorumlu kılacaktır.