• Yarım kalan hayatınızın yasını tutmakla yetinmeyeceğiz. Bıraktığınız yerden hayatı daha güzel, özgür, adil, yaratıcı ve insani kılmaya çalışacağız.Ta ki adınız, yaşayan bir sevgiye, ahlaka ve hayata dönüşene kadar.

GÜRSEL KARAASLAN

Şehitlerimize…

Sizi anmak için bugün yine adınızı söyledik.

Fotoğraflarınıza baktık.

Yüzlerinizi gördük.

Gülüşlerinizi hatırladık.

Bir zamanlar aramızda yürüyen, bizimle konuşan, bizimle gülen, bizimle aynı gökyüzüne bakan insanları yeniden düşündük.

Sonra içimde başka bir soru belirdi: Sizi anmak gerçekten ne demek?

Bir fotoğrafın önünde durmak mı?

Bir yılda bir kez adınızı söylemek mi?

Bir anma töreninde birkaç güzel cümle kurmak mı?

Yoksa sizi yaşatmak, sizin yarım bıraktığınız yerden hayata devam edebilmek mi?

Ben artık ikincisine inanıyorum, çünkü insan yalnızca hatırlanarak yaşamaz. İnsan, başka insanların hayatında devam eder.

Bir düşüncede…

Bir davranışta…

Bir iyilikte…

Bir cesarette…

Bir vicdanda…

Bir başka insanın hayatına dokunan güzel bir harekette…

Belki de sizi yaşatmanın gerçek anlamı tam burada başlıyor.

Sizin adınızı taşımak değil yalnızca; sizin taşıdığınız anlamı taşımak.

Sizin baktığınız yerden dünyaya bakabilmek.

Sizin gördüğünüz haksızlığı görebilmek.

Sizin önem verdiğiniz insanı önemseyebilmek.

Sizin korumaya çalıştığınız hayatı koruyabilmek.

Sizin uğruna yürüdüğünüz özgürlüğü kendi hayatımızda çoğaltabilmek.

Bir insanın ardından yapılabilecek en büyük şey, onun ölümünü kutsamak değil, onun yaşarken savunduğu hayatı büyütmektir.

Bütün bunların başladığı yerde bir duygu var: Sevgi.

İnsan, sevmediği bir hayatı gerçekten koruyamaz. Sevmediği bir insanın acısını kendi acısı gibi hissedemez. Sevmediği bir özgürlüğün uğruna bedel ödemeyi göze alamaz. Sevgi, insanı kendisinden çıkarıp başkasının hayatına taşıyan ilk büyük güçtür. Bir insanı gerçekten seviyorsak onun yokluğunda da onun iyiliğini çoğaltırız.

Onun sevdiği insanları severiz.

Onun acı duyduğu yerde içimiz sızlar.

Onun özgürlük dediği yerde özgürlüğü savunuruz.

Onun adalet dediği yerde adaletsizliğe razı olmayız.

Belki de sizi sevmenin en gerçek biçimi budur: Sizin sevdiğiniz hayatı sevmek.

Sevgi yalnızca özlemek değildir; bir insanın yokluğunda bile onunla birlikte iyi kalabilmektir.

Onun ardından kötüleşmemek.

Onun ardından birbirimize yabancılaşmamak.

Onun ardından daha fazla bölünmemek.

Tam tersine, onun bıraktığı yerden birbirimize daha çok yaklaşmak.

Birbirimizin elini daha sıkı tutmak.

Birbirimizin acısını daha fazla taşımak.

Birbirimizin özgürlüğünü daha fazla savunmak.

Sizi sevmek, sizinle birlikte daha iyi insan olmaktır.

Sizin yarım kalan hayatınızın yerine bizim tamamlanmamış hayatlarımız geçemez. Sizin yarım kalan hayallerinizi tamamlamaya çalışabiliriz. Belki de bizim size karşı gerçek sorumluluğumuz budur.

Sizi taklit etmek değil.

Sizi putlaştırmak değil.

Sizi yalnızca geçmişe ait insanlar haline getirmek hiç değil.

Tam tersine…

Sizi bugünün içine taşımak. Bugünün sorunlarıyla yeniden buluşturmak. Bugünün yalnızlığına, adaletsizliğine, sevgisizliğine, siyasal körlüğüne ve kültürel yoksulluğuna karşı sizin bıraktığınız vicdanı yeniden konuşturmak.

Siz, artık yalnızca geçmiş değilsiniz; bizim bugünümüzün vicdanı ve belki yarınlarımızın ahlakısınız.

Bu yüzden sizinle kurduğumuz ilişki yalnızca bir yas ilişkisi olmamalı. Bir hevallik ilişkisi olmalı. Sizi kaybetmiş insanlar olarak değil, sizinle hâlâ konuşabilen insanlar olarak düşünmeliyiz kendimizi.

Hevallik, yalnızca yan yana yürümek değildir.

Hevallik, birbirinin yükünü taşıyabilmektir.

Birbirinin eksikliğini tamamlayabilmektir.

Birbirinin özgürlüğüne sahip çıkabilmektir.

Birbirinin acısını kendi acısı kadar hissedebilmektir.

Bazen bir karar verirken:

“Sen olsaydın ne yapardın?” diye sormalıyız.

Bir arkadaşımızı yalnız bıraktığımızda:

“Buna razı olur muydun?” demeliyiz.

Bir haksızlık karşısında sustuğumuzda:

“Sen bunun karşısında susar mıydın?” diye kendimize dönmeliyiz.

İşte belki o zaman sizinle kurduğumuz hevallik, yalnızca bir hatıra olmaktan çıkar ve yaşayan bir ilişkiye dönüşür. Gerçek hevallik, heval yanındayken değil yalnızca; heval yokken de onunla birlikte doğruyu arayabilmektir.

Sizinle komün olmak biraz da budur. Aynı sofrada oturmak değil yalnızca; aynı vicdanda buluşmak.

Aynı evde yaşamak değil; aynı anlam dünyasını çoğaltmak.

Aynı yolda yürümek değil yalnızca; yolun nereye çıktığını birlikte düşünmek.

Sizinle komün olmak, sizi geçmişte bırakmamak; sizi hayatımızın içine almak demektir.

Bir insanı yaşatmanın en güzel yolu belki de budur: Onunla birlikte iyi insan olmaya devam etmek.

Daha adil olmak.

Daha merhametli olmak.

Daha cesur olmak.

Daha yaratıcı olmak.

Daha esnek olmak.

Daha estetik düşünmek.

Daha derin bakmak.

Daha az hükmetmek.

Daha çok anlamaya çalışmak.

Özellikle kadınlarla kurduğumuz ilişkide, söylediğimiz bütün güzel sözlerin gerçek olup olmadığını sınamak, çünkü bir erkeğin özgürlükten söz etmesi kolaydır. Asıl mesele, yanında yürüyen kadının özgürlüğünü gerçekten kabul edip edemediğidir.

Bir kadının fikrine saygı duyabiliyor muyuz?

Onun sözünü kesmeden dinleyebiliyor muyuz?

Onun kararına müdahale etmeden yanında durabiliyor muyuz?

Onu bir sahiplik nesnesi değil, eşit bir insan, eşit bir heval, eşit bir özne olarak görebiliyor muyuz?

Özgürlük, yalnızca meydanlarda savunduğumuz bir düşünce değildir. Özgürlük, en yakınımızdaki insanın hayatına ne kadar saygı duyduğumuzdur. Kadınla kurduğumuz ilişki, aslında nasıl bir insan olduğumuzun en açık aynalarından biridir. Bir kadın hevalimize nasıl baktığımız, onun sözünü nasıl dinlediğimiz, emeğini nasıl gördüğümüz, özgürlüğüne nasıl yaklaştığımız; savunduğumuz bütün değerlerin gerçek sınavıdır. Eğer bir kadının özgürlüğünden rahatsız oluyorsak kendi özgürlüğümüz üzerine söylediklerimizin ne anlamı kalır?

Eğer yanında yürüyen kadını kendi düşüncesinin uzantısı olarak görüyorsak, hangi eşitlikten söz edebiliriz?

Sizin mirasınız bize yalnızca mücadele etmeyi değil, birbirimize nasıl insan olarak yaklaşmamız gerektiğini de öğretmeli.

İnsan, bazen en büyük ihaneti kötüleşerek değil, duyarsızlaşarak yapar. Bir süre sonra acıya alışır.

Haksızlığa alışır.

Yalnızlığa alışır.

Yalanlara alışır.

Kendisine yapılan kötülüğe alışır.

Başkasına yaptığı kötülüğü görmemeye alışır.

Sonunda yaşamaya devam ederken insanlığından biraz daha vazgeçer. İşte sizin bize bırakabileceğiniz en büyük miraslardan biri, bu alışkanlığa direnme gücüdür.

Bize “unutmayın” demekten daha büyük bir şey söylüyorsunuz: İnsanlığınızı kaybetmeyin.

Sizin adınıza konuşmanın anlamı yok, eğer ilişkilerimizde birbirimizi eziyorsak.

Sizi savunmanın anlamı yok, eğer arkadaşımızın özgürlüğüne tahammül edemiyorsak.

Sizin adınıza siyaset yapmanın anlamı yok, eğer siyaseti iktidar kurma aracına dönüştürüyorsak.

Sizin adınıza özgürlükten söz etmenin anlamı yok, eğer yanımızdaki insanın farklı düşünmesine izin vermiyorsak.

Sizin adınıza adaletten söz etmenin anlamı yok, eğer kendi çevremizde adaletsizliğe göz yumuyorsak.

Sizin adınıza güzel bir gelecekten söz etmenin hiçbir anlamı yok, eğer bugünün insanına güzel davranmayı bilmiyorsak.

Sizin mirasınız önce bizim kişiliğimizde görünmeli.

Sonra ilişkilerimizde.

Sonra yaşamımızda.

Sonra düşüncemizde.

Sonra siyasetimizde.

Sonra bir kadın heval ile nasıl konuştuğumuzda.

Sonra bir çocuğa nasıl baktığımızda.

Sonra bir annenin acısına nasıl dokunduğumuzda.

Sonra kurduğumuz dünyada.

Belki gerçek anma budur. Bir çocuğun başını okşarken sizi hatırlamak. Bir yoksulun kapısını çalarken sizi hatırlamak. Sizin bize miras bıraktığınız ailelere elimizi uzatırken, onların gözyaşlarının içinde sizin gülüşünüzü görebilmek ve o gülüşe sessizce merhaba diyebilmek.

Bir annenin acısını yalnızca seyretmemek. Onun yükünü biraz olsun omuzlayabilmek. Bir kardeşin sessizliğini anlamaya çalışmak. Bir dostun eksikliğini kendi içimizde hissedebilmek.

Bir arkadaşımızın derdini dinlerken sizi hatırlamak.

Bir haksızlığa itiraz ederken sizi hatırlamak.

Bir insanın özgürlüğünü savunurken sizi hatırlamak.

Bir başkasının farklılığına saygı duyarken sizi hatırlamak.

Bir sofrayı paylaşırken sizi hatırlamak.

Birlikte üretirken sizi hatırlamak.

Birbirimizi kırmak yerine birbirimizi onarmayı seçerken sizi hatırlamak.

Sizin için en büyük anıt belki de mermerden yapılmış bir taş değil, insanın insana iyi davranabildiği bir hayattır. Bunun için yalnızca iyi niyet yetmez.

Düşünmek gerekir.

Yaratmak gerekir.

Yeni yollar bulmak gerekir.

Siyaseti yeniden düşünmek gerekir.

Toplumu yeniden kurmak gerekir.

İlişkileri yeniden kurmak gerekir.

Kendi içimizdeki iktidarı sorgulamak gerekir.

Kendi içimizdeki devleti çözmek gerekir.

Kendi bencilliğimizden vazgeçmek gerekir.

Bazen insan dışarıdaki kötülükle savaşırken kendi içinde taşıdığı kötülüğü fark etmez. Oysa gerçek mücadele biraz da buradadır: Kendi içimizdeki karanlığı çoğaltmadan dışarıdaki karanlığı değiştirebilmekte.

Siz bize yalnızca bir acı bırakmadınız. Bir soru bıraktınız: “Bizden sonra nasıl yaşayacaksınız?”

Ben bu soruyu çok ağır buluyorum, çünkü bu sorunun cevabı bir cümle değil.

Bir yaşam biçimi.

Bir kişilik.

Bir ilişki biçimi.

Bir siyaset anlayışı.

Bir kültür.

Bir ahlak.

Bir estetik.

Bir gelecek tahayyülü.

Belki de size borcumuz tam olarak burada başlıyor.

Sizin ardınızdan sadece konuşmak değil, bir şey yapmak ama ne yapmak?

Her gün yeniden düşünmek.

Her gün yeniden üretmek.

Her gün yeni bir yol aramak.

Siyaseti yalnızca iktidar mücadelesi olmaktan çıkarmak.

İnsanları yalnızca bir kitlenin parçası olarak görmekten vazgeçmek.

Her insanın özgürlüğünü başka insanların özgürlüğüyle birlikte düşünmek.

Yerel olanı küçümsememek.

Küçük iyilikleri siyasetten ayrı görmemek.

Bir mahallede kurulan dayanışmayı büyük politikaların dışında bırakmamak.

Bir sofrayı, bir kooperatifi, bir meclisi, bir dostluğu, bir ortak emeği küçümsememek.

Büyük dönüşümler bazen büyük sloganlarla değil, insanların birbirine nasıl davrandığıyla başlar. Belki sizin bıraktığınız yerden yürümek, tam da budur. Dünyayı tek hamlede değiştireceğimizi düşünmeden; her gün hayatın küçük alanlarında başka türlü yaşamayı başarmak. Daha esnek olmak, çünkü esneklik zayıflık değildir. Esneklik, yaşamın kendisini yeniden kurabilme zekâsıdır.

Kırılmadan eğilebilmek.

Kaybetmeden dönüşebilmek.

Farklılıklarla birlikte yaşayabilmek.

Bir fikre sahip olurken o fikrin tutsağı olmamak.

Bir doğruyu savunurken başka doğruların varlığını inkâr etmemek.

Hayat tek bir kalıba sığmaz, insan da sığmaz. Sizin bıraktığınız mirası yaşatmak için belki de en çok buna ihtiyacımız var: Katılaşmadan kararlı, dağılmadan esnek, sıradanlaşmadan estetik, susmadan sakin, öfkelenmeden cesur olabilmek. Sizinle hevalliğimiz ancak böyle geleceğe taşınabilir.