Omuzlarımızın üstünde kafa taşıyoruz.

Gözlerimiz aynı resim karesine bakıyor.

Benim çıkardığım sonuçla, Cengiz Çandar’ınki aynı değil…

Baktığımız yer, Cizre, Sur, Silopi, İdil.

Hendekler açılmıştı.

Barikatlar da kuruldu.

Silahlı çatışma değil, Türk güvenlik güçlerinin o kentlerden geri çekilmesinin beklendiği günlerdi.

Beklenen, hendeklerin açılmasına neden olan kolonyal çetelerin Kürdistan’ı terketmesiydi.

Sonra Türk ordusu Kürdistan kentlerine saldırdı.

Türkiye’deki aydınların sesi yükseldi.

Ancak Cizre’ye müdahaleden sonra, kolonizatörler dünyasından birileri çıkıp, "sömürge tabutuna faşizm çivisinin nasıl çakıldığını" yazmadı.

Uzun bir süre geçti ve Zaman Gazetesi’ne kayyum atandı.

Gazete binasına saldırı yapıldı.

Polis, tazyikli su sıktı, biber gazı attı.

Akabinde yazdığı yazıda Cengiz Candar, bu gelişmeyi, Türkiye’de "faşizmin başlangıç tarihi"ne cevap arayanlara, start tarihi olarak önerdi. 

Önce, bilinen bir tekerrür saydım. 

Kolonizatörler dünyasıyla, kolonileştirilenler dünyası arasında mutlaka bir fark olmalı.

Böyle olduğunu ve bu durumun koloninin mutlak kopuşuna değin devam edeceğini bildiğim için, trajedinin tekrarı dedim.

Ancak, Cengiz Çandar, aynı zamanda, Kürdistan’ı karış karış gezmiş, sadece bir gezgin değil.

Kandil’e de gittiğine göre, sömürge tabutu üzerinde yükselen faşizan manzarayı başından beri biliyordur dedim.

Sonra, Zaman Gazetesi’ne yapılanları "faşizmin başlangıcı" saymasının, Cizre, Sur'da olanları, "faşizmden saymaması"nın nedenleri üzerinde durdum.

Cevabım: omuzlarımız üzeride duran kafalarımız arasında derin bir sömürgecilik uçurumunun olduğu...

Kolonileştirilenlerin ölüleri de dünya kamuoyunun gözleri önünde kurşuna dizildiler.

Türk askerleri/özel timler/polis bir yerde Dostoyevski’nin "Karamazof Kardeşler" romanındaki bir tarife göre, sahneyi Cizre’de yeniden inşa ettiler: 

"…bebeği okşuyor, gülsün diye kendileri gülüyorlar. Sonunda istedikleri oluyor ve bebek gülüyor. Tam o anda … Biri silahını bebeğe doğrultup yüzünden on santim mesafede tutuyor. Bebek sevinçle kıkırdayıp parlayan silahı minik elleriyle yakalamaya çalışıyor ve sanatkâr aniden silahı dosdoğru bebeğin yüzüne sıkıp minik başını paramparça ediyor. sanatkârane, değil mi?"…

Sonrasında Sur ve diğer kentler işgal edildi.

Sonra Duran Kalkan, aynı zamanda eleştirilen "ağır bilanço" açıklamasında: "düşman da olsa, karşımızdaki güçlerin insan olduklarını sanıyorduk…" dedi.

Kalkan’ın açıklaması, Türk devletinin geride bıraktığı vahşet sahnesini aktarıyor.

Onyıllar boyu Türk Ordusunu ve güvenlik güçlerini yakından tanıyan Kalkan’ın: "...insan olduklarını sanıyorduk…" açıklamasını okuduğumda, hayret ettim.

Çünkü, bu kadar uzakken ben, Türk ordusunun girdiği Kürdistan’daki her metrekarede "insanlık biter" diyorsam, Kalkan neden hala, onların insan olduklarını sanıyor?" gibi bir soruyu soramadan edemedim.

Sonra, bu açıklamanın, katliam ve caydırıcı cephe savaşının açtığı tahribatın resmini görüntülemek adına yapıldığını düşündüm…

Sonra sömürgeciliğin yeni bir ironisi sahnelendi:

Davutuğlu Silopi’ye gitti ve "kurşuna dizilenlerden" ördürdüğü insan duvarına konuştu.

Davutoğlu direnişçiler ülkesinde, katledilen cesetlerle yüzleşti.

"Size Kürt diyenlerin yüzüne tükürünüz!" der gibi, travmayı yaşayanlara işkence gibi durdu.

Beş aylık sürekli bir katliamdan sonra, "başarılı" sandı kendisini, "çelikten yelek giymedik" gibi, "omuzlarının üzerinde bir kafa" taşımadığını anlatacak rafine bir açıklama olamazdı: Yenildi sömürgeci Adam!