Afrika’da Fransız askeri nüfuzu gerilerken sömürgeciliğe yeniden siyasal meşruiyet kazandırma çabaları
- “Afrika’nın kendi yolunu nasıl bulacağı” tartışması tamamen Afrikalıların inisiyatifine bırakılmalı. Batı’nın bu tartışmaya sunabileceği en büyük katkı, çekilip alan açmak, ön koşulsuz tazminat ve onarımı kabul etmek.
- Anlatının kör noktası, sömürgeciliği mazide kalmış bir olay gibi sunması. Oysa sömürgecilik tarihsel bir olay değil, devam eden bir sistem. Eski sömürgeci güçler Afrika üzerinde ekonomi, finans, ticaret ve borç yoluyla fiili bir tahakküm sürdürüyor.
- 19. yüzyılda pamuk üretiminin ezici çoğunluğu, ABD’deki köleleştirilmiş Afrikalılar tarafından gerçekleştiriliyordu. Afrikalılar sadece kol gücü değildi; ekim, rotasyon, hasat ve işleme tekniklerini bizzat var edenlerdi. “Teknoloji” getiren Batı değil; Afrika’nın ta kendisiydi.
BAHAR AVJÎN
Son birkaç yılda Batı Afrika ve Sahel bölgesinde adeta bir domino etkisi yaşanıyor. Mali (2022), Burkina Faso (2023) ve Nijer’de (2023) yönetime gelen askerî idareler, art arda Fransa’ya ait üsleri kapatarak Fransız birliklerini ülkelerinden çıkardı. Çad, Aralık 2024’te Fransa ile yaptığı savunma anlaşmalarını feshetti; Ocak 2025’te ise Fransa’nın Sahel’deki son üssü de kapatıldı. Senegal Devlet Başkanı Bassirou Diomaye Faye, Fransız askerî varlığının ülkenin egemenliğiyle bağdaşmadığını belirterek tüm yabancı askerlerin 2025 sonuna kadar çekilmesi için süre verdi; Temmuz 2025’te son iki Fransız üssü resmen Senegal’e devredildi. Bugün itibarıyla Fransa’nın Batı ve Orta Afrika’da kalıcı hiçbir askerî üssü bulunmuyor.
Bu dönüşüm yalnızca askerî alanda yaşanmadı. Haziran 2025’te Nijer, Fransız nükleer şirketi Orano’nun işlettiği uranyum madenlerini kamulaştırdı. Oysa Nijer uranyumu on yıllar boyunca Fransa’nın nükleer santrallerini beslerken, ülke nüfusunun yüzde 85’inden fazlası elektriğe erişimden yoksun kaldı.
Tam da bu dönemde, Timothy Clack ve Shadreck Chirikure editörlüğündeki Azania dergisi, “De/Colonialism from Within” başlıklı özel sayısını yayımlayarak “Afrika’nın içinden sömürgecilik” nosyonunu gündeme taşıdı. Editörler, bu akademik çerçeveyi eş zamanlı olarak The Conversation’da yayımlanan popüler bir makaleyle daha geniş bir kamuoyuna da sundular.
Her dönemde vardı
The Conversation’da yayımlanan metinde yazarlar, sömürgeciliğin “insanlık tarihinde merkezi bir yere sahip olduğunu, yalnızca biçim değiştirerek varlığını sürdürdüğünü” ileri sürüyor. Bu anlatıya göre sömürgecilik, Avrupa’nın 19. ve 20. yüzyıllarda Afrika’ya dışarıdan dayattığı özgül bir olgu olmaktan ziyade, farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda ortaya çıkan genel bir tarihsel pratik. Bu çerçevede Mezopotamya, Antik Mısır, Fenike, Yunan, Roma, Çin, İnka ve Aztek uygarlıkları aynı kategoride ele alınıyor. Afrika’dan ise Mısır, Kuş, Dahomey ve Songhay imparatorlukları ile Zulu genişlemesi (Mfecane) ve Mursi halkının göçleri örnek gösteriliyor.
Ancak buradaki kavramsal sorun oldukça temel. Tarih boyunca görülen toprak genişlemeleri, krallıklar arası rekabetler ve askerî fetihler ile modern dönemin sistematik, ırksallaştırılmış, küresel ölçekte örgütlenmiş ve etkileri günümüzde de süren sömürgecilik pratiğini aynı kategori altında değerlendirmek ciddi bir indirgemeye yol açıyor.
Bu anlatının bir diğer kör noktası ise sömürgeciliği geçmişte kalmış bir olgu gibi sunmasıdır. Oysa sömürgecilik yalnızca tarihsel bir olay değil, farklı biçimler altında varlığını sürdüren bir sistemdir. Eski sömürgeci güçler bugün de Afrika üzerinde ekonomi, finans, ticaret ve borç mekanizmaları aracılığıyla fiili bir tahakküm kurmaya devam ediyor.
Bunun örnekleri açıkça görülebilir:
• CFA frangı sistemini kullanan 14 Afrika ülkesi, döviz rezervlerinin önemli bir bölümünü Fransa Merkez Bankası’nda tutmak zorunda. Bu sistem, bağımsızlık sonrasında da ekonomik bağımlılık ilişkilerinin sürdürülmesinin başlıca araçlarından biri oldu.
• Para politikaları üzerindeki egemenlik ciddi ölçüde sınırlanmış durumda. CFA frangına ilişkin temel karar mekanizmaları uzun yıllar boyunca Paris merkezli bir yapının etkisi altında şekillendi.
• Borç ilişkileri, cezalandırıcı ekonomik düzenlemeler ve IMF ile Dünya Bankası tarafından dayatılan yapısal uyum programları, sömürge sonrası bağımlılık ilişkilerini yeniden üreten mekanizmalar olarak işlev gördü.
• Küresel eşitsizlik yalnızca geçmişin mirası değil; ticaret anlaşmaları, ilaç patentleri, teknoloji transferine yönelik engeller, tarım sübvansiyonları ve vergi cennetleri aracılığıyla bugün de aktif biçimde üretiliyor.
• Tazminat/Reparasyonlar konusunda ise kayda değer bir ilerleme sağlanmış değil. Avrupa devletleri, sömürgecilik döneminin ekonomik ve toplumsal sonuçlarına ilişkin somut sorumluluk üstlenmekten kaçınmayı sürdürüyor. Tartışma yıllardır büyük ölçüde teorik ve diplomatik bir düzlemde tutulurken, fiili adımlar sürekli erteleniyor. Sonuç olarak tazminat/reparasyon meselesi, çözüm üretmeye dönük bir siyasi gündem olmaktan çok, soyut bir tartışma alanına hapsediliyor.
Kısacası, eski suçların etkileri hâlâ sürüyor. Yıkım sürüyor. Küresel eşitsizlik sürüyor. Adalet ve tazminat konusunda ise bir arpa boyu yol kat edilmiş değil. Avrupalı ya da daha genel bir ifadeyle Batılı sömürgeciler - popüler tabirle “Küresel Kuzey” - bugün artık Kral Leopold döneminde olduğu gibi kotasını dolduramayan Afrikalıların ellerini kesmiyor olabilir. Ancak bunun yerine, son derece sofistike ve çeşitlenmiş bir yeni-sömürgeci araç setiyle yani borçlar, ticaret anlaşmaları, patent rejimleri, uluslararası kurumların dayatmaları, para politikaları üzerindeki denetim ve biyokorsanlık aracılığıyla sömürüyü sürdürmeye devam ediyor. Yöntem değişti; öz aynı kaldı.
Biyokorsanlık ve sömürgeciliğin yeni yüzü
The Conversation makalesinde sömürgecilik; tüketim, yenilik ve değişim gibi masum kavramlarla yan yana getiriliyor. Oysa madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde karşımıza çıkan soru nettir: Bugün “teknoloji ve yenilik” olarak kutsanan birikimin ne kadarı, Afrika’nın çalınmış bilgisi ve emeği üzerine yükselmektedir?
Afrika’nın nesiller boyu aktardığı bilgi hazinesi, Batılı şirketler tarafından sistematik olarak yağmalanmaya devam ediyor. Buna biyokorsanlık (biopiracy) deniyor ve işleyişi şöyle:
• Teff’in Çalınması: Etiyopya’nın binlerce yıllık temel gıdası teff, 2003 yılında Hollandalı bir şirket (HPFI) tarafından Avrupa’da patentlendi; bu durum Etiyopya’nın küresel teff pazarlarına erişimini fiilen engelledi.
• Hoodia Kaktüsü Vakası: Güney Afrika’nın San halkının açlığı bastırma özelliğini bildiği Hoodia kaktüsü, Güney Afrika Bilim ve Sanayi Araştırma Konseyi (CSIR) tarafından patentlendi; molekül (P-57) ilaç devi Pfizer’e 21 milyon dolara lisanslandı. San halkına birkaç yıl süren mücadelenin ardından sembolik bir ödeme dışında hiçbir hak tanınmadı.
• Desenler, dokumalar ve renkler: Bugün Batılı moda evlerinin “yeni sezon koleksiyonu” diye sunduğu kente kumaşı (Gana) veya adire dokuması (Nijerya) defalarca izinsiz kullanıldı, tıpkı Senegalli tasarımcı Sarah Diouf’un MBURU çantasının YSL tarafından birebir kopyalanması gibi. Namibya’nın Himba halkının yüzyıllardır kullandığı otjize ise bir dönem Almanya’da tescillenmişti. Afrika, Batı tarafından hâlâ kültürü, insanı ve toprağı üzerinde dilediği gibi tasarruf edebileceği sahipsiz bir mal olarak görülüyor.
• “Saç örgülerindeki tohumlar”: Bugün “Amerikan” pamuğu, “Karayip” şekeri dediğimiz her şeyin tohum ve işleme bilgisi, köle gemilerine bindirilmeden önce Batı Afrikalı ataların saç örgülerine gizlenmişti. Batı Afrika’nın Dahomey bölgesindeki büyükanneler, bamya, molokya, Levant pamuğu, susam, börülce, pirinç ve karpuz tohumlarını saçlarına örerek transatlantik köle gemilerine taşıdı. Çalınan sadece beden değil, zekânın, üretim bilgisinin ta kendisiydi.
Bu bilgiyle ne yapıldı? 19. yüzyılda dünya pamuk üretiminin ezici çoğunluğu, ABD’de köleleştirilen Afrikalılar tarafından gerçekleştiriliyordu. Afrikalılar sadece kol gücü değildi; ekim, rotasyon, hasat ve işleme tekniklerini getiren, öğreten ve uygulayan kişilerdi. “Teknoloji” getiren Batı değildi; Afrika, teknolojinin ta kendisiydi. Bugünkü Batı’nın tarım hegemonyasının temelinde, sömürülen bu zekâ yatıyor.
Neyse ki Afrika bu soygun karşısında sessiz kalmıyor. 2024’te kabul edilen WIPO GRATK Antlaşması, patent başvurularında geleneksel bilginin ve genetik kaynakların kaynağının açıklanmasını zorunlu kılarak biyokorsanlıkla mücadelede tarihî bir adım atmıştır. Bununla birlikte, Gana, kente kumaşı için coğrafi işaret tescilini hayata geçirirken, Nijerya da adire dokumasını korumak için benzer adımları atıyor.
Ancak “sömürgecilik yenilik getirdi” söylemini çürüten asıl gerçek, günümüzün küresel eşitsizlikleri, geçmişin çalınmış bilgisi üzerinde yükselmesidir. Brezilya kahvesi, Karayip şekeri, Amerikan pamuğu… Hepsinin kökeninde, saç örgülerine gizlenmiş tohumlar ve binlerce yıllık üretim bilgisi yatıyor. Bugün “teknoloji getirdiler” diyenler, bu bilgiyi kimin ürettiğini, kimin çaldığını ve bugün hâlâ kimin faydalandığını görmezden geliyor.
Adalet ertelemez, eylem gerektirir
Sömürgecilik geçmişte kalmış bir olay değil. Bugün, Hollandalı bir şirketin teff patentini elinde tutması, bir Fransız bankasının CFA frangı üzerinden onlarca ülkenin parasını kontrol etmesi ve Batılı bir moda evinin Gana desenini kullanıp o deseni işleyen kadınların adını bile anmaması.
Sömürgeciliğin tarihin çöplüğüne atılması ancak somut adımlarla mümkündür; suyu bulandırıp suçu dağıtan kuramsal tartışmalarla değil.
Fikri mülkiyet ve biyokorsanlık konusunda, geleneksel bilgiyi koruyacak uluslararası bir yasal çerçeve oluşturulmalıdır. Bugüne kadar patentlenen Afrika kökenli bitki, desen ve teknikler için geçmişe dönük bir tazminat fonu kurulmalı, Afrika Birliği’nin geleneksel bilgi protokolü uluslararası hukukta bağlayıcı hale getirilmeli.
Borçların silinmesi ve adil ticaret olmazsa olmaz. Sürdürülemez dış borçlar silinmeli; Batılı ülkelerin kendi çiftçilerine sağladığı büyük ölçekli mali destekler (tarım sübvansiyonları) kaldırılmalı ve Afrika’nın kendi sanayisini kurmasının önü açılmalıdır. Bu doğrultuda DTÖ’de, Afrika’ya sanayi ürünlerinde koruma tanıyacak özel muamele hükümleri getirilmeli.
Bir de yüzlerce yıllık sömürgeci talanın gözle görülür kanıtları var. Üstelik bunlar utançla değil, kibirle sergileniyor Batı metropollerindeki müzelerde. Çalınmış tüm eserler iade edilmeli ve Fransa’nın Benin’e attığı adımlar tüm kıtaya yaygınlaştırılmalı.
Tersine teknoloji transferi, yani sömürgecilik döneminde tek yönlü akan bilgi ve kaynak yağmasının telafisi, bugünün teknolojik ilerlemesinin temelinde yatan adaletsizliğin onarılması için şart. Bunun en etkili yollarından biri eğitim: Batılı ülkeler, Afrika üniversiteleriyle eşit ortaklıklar kurmalı, Ar-Ge’ye doğrudan yatırım yapmalı ve küresel ölçekte ilaç ile tarım teknolojilerindeki patent kısıtlamalarını kaldırmalı. Hatta WIPO bünyesinde, pandemi ve gıda güvenliği gibi kriz anlarında bu hakları tamamen askıya alacak dinamik bir mekanizma kurgulanmalı. Esas hedef, mevcut fikri mülkiyet rejiminin tamamen ortadan kaldırılması olmalı; ancak bu reformist adımlar bile Afrika’nın zincirlenmiş potansiyeline nefes aldırmaya yetecek.
Küresel iddiasındaki kurumlar; yani IMF, Dünya Bankası, DTÖ ve BM Güvenlik Konseyi, kendi kurucu ülkelerinde bile derin bir güven kriziyle karşı karşıya. Bu yapılar acilen demokratikleştirilmeli, veto imtiyazı sonlandırılmalı ve Afrika’nın eşit temsili sağlanmalı. Afrika Birliği’nin “Ezulwini Mutabakatı”nda talep ettiği gibi, Kıta’ya Güvenlik Konseyi’nde iki daimî koltuk verilmesi, bu meşruiyet krizini aşmanın asgari şartı. Aksi takdirde, bu kurumlar küresel çoğunluğun gözünde hükmünü tamamen yitirecek.
Bu adımlar atıldıktan sonra, “Afrika’nın kendi yolunu nasıl bulacağı” tartışması tamamen Afrikalıların inisiyatifine bırakılmalı. Batı’nın bu tartışmaya sunabileceği en büyük katkı, çekilip alan açmak, ön koşulsuz tazminat ve onarımı kabul etmektir.