Hasta toplumların; zihinsel, ruhsal, duygusal ve davranışsal yaralarını onarması çok kolay değildir. Bunun sebebi ise bu yaraların toplum içindeki bireylerin kopuşunun çekirdeğini oluşturmasıdır. 

İçinde yaşadığımız coğrafyada yaklaşık yüzyıldır insanlar savaşla kalkıp savaşla yattı. Bir tarafta haksız ölümler ve soykırımlar yaşanırken diğer tarafta süren sessizliğin bu yaraları daha da derinleştirdiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Onun için çığlıklara sessiz kalmak en büyük kırılma noktası olmuştur, son bir yıldır ise bu kırılma son hızla devam etmektedir. Bu ise bizi uçuruma sürüklemekten başka bir şey değildir.

Adına otorite denen aygıtın ruhumuzda açtığı yaralara kimsenin dur dediği yok. Onun için de bu durum ruhsuz bedenler topluluğunu daha da çoğaltacak. Hala "Otorite" karşısında Ermenilerin "çete" olduğu algısı ve son silahlı Kürdün dahi ortadan kaldırılacağı naraları içinde barış kavramı da hep uzaklarda kalacaktır.

Ayrıca yıllardır çözüm sözcüğü etrafında dolanıp duranların da çözüme çok inandıklarını düşünmüyorum. Çözecekseniz oturur çözersiniz zira aynı ülkede aynı yazgıyı yaşıyorsunuz. Bunca insanın öldürülmesine gerek var mı? Bir ülkenin insanlarını topyekun tedirginlik yaşatmaya ne hakkınız var? "Otorite olma" ve "emperyal" amaçlar saçmalığı olduğu sürece de "çözüm" sözcüğü sadece içi boş bir kavram olarak kalmaya devam edecektir. 

Çünkü geçmişte yaşayan, soğuk, herkesten uzak duran ve tutum olarak; Simone Weil'in deyimi ile "Şiddeti, insanı cesede dönüştürme yetisi" olarak kabul edenlerin insancıl bir yaşam dertleri yoktur. Bunlar hiçbir zaman gelecekte yaşamayan hasta toplumlar ve o toplumların çıkardığı iflah olmaz liderleridir. Barış ve insan değerleri üzerine kurulan bir toplum tasarımı da bu liderlerin ve toplumların düş dünyasında yeri yoktur bundan sonra da olmayacaktır ve tarih bu örneklerle doludur. 

Geçmişin kodları ile yaşamak kendi ruhsal zedelenmişliğinden sürekli olarak "ötekiler" yaratıp onları şeytanlaştırma çabasına giren ruh halinin iflahı da mümkün değildir. Bu durum da hasta toplumların ve hasta liderlerin başka bir çaresizliğidir. Aslında bu liderleri bu çaresizliğe iten etrafında toplanan "zihin kötürümü" olan okur-yazarlardır. Bunlar kusura bakmayın ama "aydın" da değildir. Bizim topraklarımızda aydın hala tercümeye mahkûm, arkaik filozofiden, mitolojiden, arkeolojiden uzak, yüz sözcükten ibaret zavallıdır. Otorite figürüne tapanları ise saymıyorum onlar iki sözcükten ibarettir; "sultan" ve "reis" demekten başka bir sözcük dünyaları yoktur. Dünyadaki aydınlara bir göz atmalarını öneriyorum zira aydın tavrı tam da onların gösterdiğidir, bizdekiler gibi güce tapma tavrı değildir

Durmadan diyorlar ya toplumu rehabilite etmek lazım asıl bu otorite etrafında toplan iki sözcükten öteye gidemeyenleri ciddi bir rehabiliteye almak gerektiği kanısındayım. Aksi takdirde "Son, Kürdü de öldüreceğim" diyen, Ermenilerin çete olduğu inancı ile 1900’lerde kalmış liderlerinin etrafında onu iki sözcükle yücelten yalama severlerin ruhsal kopuşu daha da derinleştireceğini görmemek sadece saflık olsa gerek. 

Bu ülkenin üç tane baş belası var bunlar ümmetçilik, ırkçılık ve ulusalcılıktır. Ümmetçiler; "Son terörist imha edilene, son tehdit ortadan kaldırılana kadar yola devam edeceğiz. Bu konuda en küçük bir tereddütümüz yoktur" diyor. Irkçılar; "Önce halkı tahliye edin sonra da Nusaybin'de taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmayın" diyor. Ulusalcı biri ise; "Erdoğan’ların mevzimize gelmesinden sevinç duyuyoruz…  Hayatımın en mutlu dönemini yaşıyorum." Demesi de ayrı bir hezimet. Anlaşılan o ki bu üç anlayış bugün itibarıyla tek bir noktada birleşmiş ve birleştikleri nokta da "nefret suçu" olmuştur.

Aydınlanmayı yaşamayan bu topraklardan "nefret suçunun" fışkırmasına şaşırdığımı söyleyemem. Bütün bu söylemlerden sonra; toplumda, zihinsel, ruhsal, duygusal ve davranışsal kopuş yaşandığını söylemek hiç de yanıltıcı değildir. Buyurun size "Hasta toplum" herkese hayırlı olsun.