Devlet Bahçeli 9 Şubat günü yaptığı açıklamada şu cümleyi sarf etti: "Eğer Doğu Perinçek ve hayırcı yoldaşlarıyla Recep Tayyip Erdoğan arasında bir tercih hakkımız olursa, kesinlikle ve istisnasız Sayın Erdoğan'ı tercih edeceğimizi herkes bilmeli ve kafasına sokmalıdır”. Perinçek’in garabet kişisel ve örgütsel siyasi tarihini uzun uzun yazmaya gerek yok. Ama ufak bir hatırlatma yapalım. Son seçimlerde Perinçek’in partisinin oy oranı yüzde 0,35 olarak kayıtlara geçti. Lakin, AKP iktidarının 15 yıllık tarihi boyunca ilk kez Perinçek çizgisi merkez siyaset içerisinde bu kadar ana-akımlaştırılmakta ve gündem edilmekte. Halk desteği neredeyse hiç olmayan bu siyasi partinin TSK içinde ve yargıda ulusalcılar arasında belirli bir düzeyde örgütlenmesi olduğu biliniyor. Ama bu eğilim örgütlenmesinin boyutlarına dair elimizde kayda değer hiçbir gerçekçi veri yok. Belki hiçbir karşılığı yok belki de var. Bilmiyoruz. Ama TSK içinde sadece laikliğe yaklaşımda ton farkı olan Ulusalcılar ile Ülkücülerin ağırlıkta olduğu malum. 

Bahçeli açıklamasından sonra Star Gazetesi’nde Perinçek’in darbe planları yaptığına dair duyumlar üzerinden “Yeni 28 Şubat geliyor” başlıklı köşe yazıları yazılmaya başlandı. Hatta Türk-İslam sentezi cephesinin ağabeyi olarak bilinen Ahmet Taşgetiren, Gülencilerle ilişkisi olmamasına rağmen dindar olduğu için ordudan tasfiye edilen insanların boşluğunu ulusalcı Perinçek ekibinin doldurduğuna dair uyarılarda bulundu. Perinçek ismi etrafında yoğunlaşan bu tartışma, özünde, şu anda toplumlar nezdinde demlenen devletin içine referandum sonrası tam anlamıyla sirayet edecek bir iktidar çatışmasının habercisi. Zaten açık ki Bahçeli’nin yukarıdaki açıklaması da kitlelere değil de devlet içindekilere seslenmekteydi.  

Karşımızdaki tablo şu: Eğer referandum sürecinden AKP, EVET ile güçlenerek çıkabilirse yeni tasfiye hedefi devlet içinde arta kalan Kemalistler ve Ulusalcılar olacak. Buna dair pek şüphe yok. TSK içinde AKP’lilerin ağırlığının olmadığını, AKP’nin yedek güç olarak MHP’li askerlere yaslandığını, Bahçeli ile ittifakının temelinde de askeri ve sivil bürokrasi içinde AKP-MHP ittifakı olduğu ve bunun artması üzerinden bir pazarlık yapıldığı aşikar. Bununla birlikte, doğrudan iktidarın sesi misyonunu üstlenmiş Star Gazetesi’nin, 24 Şubat tarihinde “Vesayet Pusuda” başlığı ile bir özel dosya başlatmış olması akıllara şunu getiriyor: 

Referanduma gidilirken belirli bir dozajda kalması şartıyla “darbe tehdidi” söylemi, şu anda oyları AKP’nin beklentisinin çok altında olan EVET cephesi için oldukça kullanışlı bir söylem. Yani, AKP teşkilatlarının “darbe ve iç savaş” kavramlarını kendi soğuk kitlelerini ajite etmek için kullanma gayreti şaşırtıcı değil. Peki mevzu bundan mı ibaret? EVET cephesi kazanmazsa “İç savaş olur” diyen, uzun namlulu silahlarla poz verip “Her şeye hazırız” diyen AKP il/ilçe teşkilatlarının sadece siyasi performans ürünü olduğunu söylemek zor. Çünkü, 7 Haziran 2015’ten bugüne ilk defa toplumsal hoşnutsuzluğun kendi kendi örgütlemesiyle AKP’liler karşısında bir muhalefet odağı yaratılıyor. 

Aslına bakılacak olursa, HAYIR kampanyasına tam anlamıyla öncülük eden yok. AKP’nin başarıyla çıktığı her seçimin ortak özelliği, kendi potansiyel kitlesine makul bir düşman sunabilmesiydi. CHP’nin doğalında silik bir siyasi parti olması, HDP’nin siyaset alanının devlet tarafından kısıtlanmış olması AKP’yi düşmansızlık açmazına sürüklüyor. Nitekim, AKP’nin referandumu kitlesi için varoluşsal bir kırılma anı olarak kodlaması siyasi bir performans olarak başlasa da toplumsal kutuplaşma düzeyinin yüksekliği yüzünden aşama aşama AKP elitlerinin ve teşkilatlarının kendi algısal gerçekliği oluyor. Bu endişe, AKP elitlerinde HDP’li, CHP’li veya muhalif MHP’li ayırt etmeksizin her hafta yeni bir baskı zarureti pratiği doğursa da siyasal meşruiyet açığı nedeniyle caydırıcı olamıyor.   

Nihayetinde, her darbe girişiminin kısa vadeli başarısı askeri anlamda ne kadar iyi örgütlendiğine ve kontrolü sağlamasına, uzun vadeli başarısı ise siyasal anlamda kitleler nezdinde meşru bir gerekçe oluşturup oluşturamamasına bağlıdır. O yüzden, darbe için objektif koşullar, referandumdan HAYIR çıkması ve üstüne AKP’nin siyasi çizgisini ve planlarını buna rağmen değiştirmemesi ile ortaya çıkabilir. EVET çıkması durumunda ve AKP’nin Bahçeli’nin biat çizgisinde durmayan Ulusalcıları tasfiye planını devreye sokması durumunda yine askeri bir girişim söz konusu olabilir.

Kuşkusuz her darbe için olmazsa olmaz şartlardan birisi, uluslararası konjonktürün böyle bir girişime cevaz verip vermemesi ile de alakalıdır. Görünen o ki, ABD ile Rusya üzerinde uzlaşmadığı sürece Türkiye’de yeni bir darbe olması veya darbe girişimi oldukça düşük. Ama referandum sonucuna ve sonucun AKP ve kitleleri tarafından nasıl karşılanacağına göre olası senaryolar yeniden tanımlanacak. O zamana kadar Ergenekon-Perinçek hattı AKP’nin hem yeni kullanışlı muhayyel düşmanı hem de kabusu olmaya devam edecek.