Bir haftalık aradan sonra ferah feza bir konudan dem vurup, ruhunuzu şöyle bir havalandırmayı nasıl da isterdim. Ama olmuyor; her gün, her dakika bir başka saçma, mide bulandırıcı, korkutucu şey kafanıza dank diye çakıyor, bu ülkede huzurun insan bünyesine aykırı bir virüs olarak tanımlandığını hatırlatıyor.

İstatistiklere bakılırsa kadına şiddet oranı yüzde bin beş yüzlere gelip dayandı. Aile içi, toplum içi her türlü alanda kadın, topun ağzında. Ama bu yakıcı gerçeği görmezlikten gelerek, üstelik buna da pişkince alışarak yaşamaya devam eden bir sürü sümsükleriz. Hal böyleyken yani şiddetin sosyolojisini bile yapacak takatimiz yokken, anıt sayaç (http://www.anitsayac.com/) her gün tıkır tıkır işlerken biz neyi tartışıyoruz: Erkek şiddetini sınıflandırmayı. Misal otobüste “şortlular ölmeli” diyerek kadını tekmeleyen alçağın eğer dinci olduğunu söylemezsek, ürettiğimiz her argüman yarım kalırmış, buna işaret etmeyen her feminist de sahte feminist sayılırmış. Bunu söyleyen kim? Bir akademisyen. En son Munzur Üniversitesi tarih bölümünde hocalık yaptı, bir ara gözaltına alınıp, çıktı, falan filan. Çok merak eden olursa adamı gugullar. Benim derdim bu değil, benim derdim şiddeti ideolojik bağlamıyla anlayıp, öyle kategorileştirdiğimizde hangi yaraya merhem olacağımız? Biraz daha açayım.

Din eşittir kadın özgürlüğüne aykırıdır demek bir argüman. Ama kadınlar sadece dinci erkeklerin şiddetine uğrar, çünkü din kadının özgürlük alanını, doğası gereği sınırlar demek güdük bir argümandır. Misal bundan birkaç yıl önce sosyalist kimliğiyle tanınan bir zat, bir trans kadınla birlikte oluyor. İşin içinde şiddet dışında her şey var; yalan, aldatma, aşağılama vs. Bu trans kadın ne yapıyor? Facebook sayfasından uzun bir metin yazıp adamı teşhir ediyor. Bir diğer örnek, bir felsefe profesörünün kendisi gibi akademisyen olan karısını döve döve hastanelik ettiği… Yakın tarihli bir başka örnek de, üçlü bir ilişki sarmalına dolanan üç akademisyenden birinin, sevgilisinin sevgilisini (adam adama mücadele sonucu) okuldaki ofisinde alnının ortasından vurduğu.

Memlekette böyle örnekler sürüsüne bereketken “şort giyenlere ölüm” diyenleri kenara ayırarak, bunu AKP karşıtlığı havuzuna atmak, çorbaya tuz katmak ve konuyu kadına şiddetin olağanlaşması, sıradanlaşmasına hizmete kadar vardırmak ve bunun üzerinden feministlere yüklenmek kelimenin en hafif anlamıyla eblehlik sınırlarında dolaşmak hatta haddini ziyadesiyle aşmaktır. Fakat maalesef bu Bademlerden bizde çok var. Hani nörologlar özel bir yöntemle kafatasının içinde beyin var mı diye baksa uçsuz bucaksız bir çölle karşılaşırlar, o hesap bir Reşat Çalışlar embriyosu var. Babasının tek ayağının üzerinde attığı kırk takla yetmiyormuş gibi bir de bu çocuğu adam hesabına alıp, orda burda göresiyiz. Ne diyormuş diye merakınıza yeniliyorsunuz, gördüğünüz şu: Efendim Aslı Erdoğan da Elif Şafak gibi güzel olsaymış, başlarına bunlar gelmezmiş. Edebiyatta böyle bir güzellik hiyerarşisi varmış. Elif Şafak güzel olduğu için yırtmış minvalli bir zırva!

Kadınların dört bir yanı bunlarla çevrili. Okumuş, okumamış, okuduğunu anlamamış, dinci- ateist, solcu-sağcı, Kürt-Türk hiç farketmiyor. Sürekli kadınlara ayar vermeye, ne yapacaklarını, nasıl yapacaklarını söylemeye alesta bekleyen bir yığın erkeğin ağzına bakan bir dünyaya doğduk biz çünkü. Şimdi “o şortlulara ölüm” diyen tutukluymuş. Yani ceza için değil sadece, gerçekten de emniyetli ellerde. Çünkü polisin, yargının çoğu o ördek gibi düşünüyor. Yok Moda sahilinde bira mı içtin, çimenlere mi uzandın, saçından tuttuğum gibi dışarı atarım seni diyenlerin yanında saf tutmuş erkekler ordusu…

Hangi biriyle uğraşacak, kimin ağzını tıkayacak, nasıl bir diskurla bunları dışınızda tutacağınızı şaşırıyorsunuz. Canım Bachman’ın dediği gibi faşizm her şeyden önce iki kişi arasında başlıyor. Böyle böyle yayılıyor. İslamofaşist diğerlerinden daha kötüdür, çünkü İslam kötüdür demek, onları Cumhuriyet mitinglerinde bayrak taşımaya kadar götürür, olan yine kadınlara, yine kadınlara, hep kadınlara olur! Benim gibilere de lanet okumaktan başka bir şey kalmaz!