Avrupa’nın ortak para birimi olan Euro’nun geleceği, belirsizliğini koruyor. Adaletsizlik, birkaç ülke dışında hemen hemen bütün Avrupa’ya yayılmış durumda. Birleşik Krallığın ‘BREXIT’ referandumu sonucuyla birlikte Sterlin’in Euro karşısında düşüşe geçmesi, AB bütçesinin şimdiden birkaç yüz milyon Euro zarara uğramasına neden oldu. AB rejimi ‘GREXIT’in (Yunanistan’ın birlikten ayrılmasının) önüne geçmiş olsa da, BREXIT’e engel olamadı. İtalya’da da yıllardır süren Euro’ya yönelik hoşnutsuzluk, hat safhaya ulaşmış bulunuyor. Yaşanan durum, birçok kesim tarafından Euro krizinin habercisi sayılıyor.

Peki Euro krizinden ne anlamak gerekiyor? Euro, reforme edilebilir mi? Ortak para biriminin dağılması mümkün mü? Bu konuları, Uluslararası AB Karşıtı Euro’dan Çıkış Forumu ve Euro Exit’in kurucusu yazar Wilhelm Langthaler ile konuştuk.


Geçtiğimiz Eylül ayında İtalya’da Uluslararası AB Karşıtı Euro’dan Çıkış Forumu’nun üçüncü oturumu gerçekleştirildi. Bu oturum ile Forum neyi hedeflemişti?

Forum, derin bir krizle boğuşan ve her türlü yöntemle toplumların demokratik, sosyal kazanımlarına saldırıda bulunan ve bütün saldırılarla kendisini su yüzünde tutmaya çalışan Euro rejimine karşı düzenlendi. Forumun asıl hedefi, Euro rejimine karşı Avrupalı demokratik güçleri birleştirmek oldu. Daha da önemlisi, Avrupa Birliği oligarşisiyle bir çatışmaya hazırlanmak, oligarşi tarafından gelebilecek her türlü saldırıya hazırlıklı olmak... Forum, bunları tartıştı.

Neden mi böyle bir tartışma? Çünkü bugün, Avrupa Birliği oligarşisi büyük bir krizle boğuşmaktadır. Ortak para biriminin çökmesi, oligarşi ile bir çatışmayı kaçınılmaz hale getirecek. Oligarşiye karşı bu savaşın asıl amacının ise neoliberalizme son vermek olması gerekiyor.


İtalya’daki forumun bir gündem maddesi, “Ortak para birimi Euro neden reforme edilemez ve neden parçalanması gerekir?” sorusunu başlığa taşıyordu. Neden Euro reforme edilemez?

Şimdi bakın, Yunanistan örneğini ele alalım. Solcu Syriza hükümeti, acil krediler için bir felaketin sonucu olan kreditörlerin koşullarını onayladı. Syriza hükümeti, Euro kurumları içinde müttefikler bulmak ve olan müttefiklerini de kaybetmemek için büyük çaba sarf etti. Ama sonuç olarak ne oldu? Sonuç olarak Almanların baskısı altında olan diğer Avrupa Birliği ülkeleri de Syriza karşıtı bir tavır sergiledi. Avrupa Merkez Bankası (EZB), Yunanistan’ı yaptıkları para transferleriyle tehdit etti, Yunan ekonomisinin köklü bir çöküşe uğratılacağını söyledi ve bu şekilde ülkeyi baskı altında tuttu. Tam da o günlerde sözde ‘sosyal Avrupa’ fikri ortadan kalkmış oldu.

Avrupa Birliği rejimi Yunanistan’a, “Ya koşulları kabul edeceksin ya da birliği terk edersin” baskısı yaptı. Peki Yunanistan başta türlü davransaydı, bu baskılara boyun eğmeseydi ne olurdu? Yani kredileri ödemeseydi, sermayenin giriş çıkışlarını kendi kontrolü altında tutsaydı, yeni bir para birimiyle tüm bankaları devletleştirseydi... Ne olurdu? Bu şekilde sadece Euro’nun kurallarını ihlal etmiş olmazdı; aynı zamanda Avrupa Birliği’nin iç pazarına da aykırı davranmış olurdu. Bu yönlü bir gelişme, belki de sadece küçük ve fakir olan Yunanistan’la sınırlı kalmazdı. Örneğin İspanya, İtalya ve hatta Fransa gibi büyük ve güçlü devletler de aynı tutum içinde olabilirdi.

Bu ülkeler hiçbir zaman zorba ordo-liberal fikirler ve yaklaşımlar çerçevesinde hareket eden komşuları Almanya’ya karşı bir tutum içinde olmadılar. Avrupa Birliği iç pazarı ve onun uluslararası yetkileri, 1980’lerin ortasında, Fransız sol kanat hükümetinin yenilgisi ardından bizzat François Mitterand tarafından kuruldu. Mitterand’ın girişimi, açıkça Keynesçiliğe ve tüm ilerici sosyopolitik güçlere karşı atılmış bir adım oldu. Bu şekilde Thatcher ve Reagan’a yakınlaşarak 1970’lerde neoliberalizme karşı olan toplumlara ve kazanımlarına karşı koydu, bu güçleri geri püskürttü. Bu şekilde Euro, Batı Avrupa’daki kimi kapitalist seçkinler için bir taç niteliği, kimi içinse ultra liberal bir bilezik niteliği taşıdı. Sol veya sosyal demokrat gibi kimliklere sahip olan Mitterand gibi kesimler, bu şekilde ya sözde sosyal AB’ye baştan itibaren saf bir şekilde inanmış ve yanılmış ya da bu fikirleri bilinçli olarak pazarlamışlar.


Euro’nun reforme edilmesi tartışmasını eski Yunanistan Maliye Bakanı Varoufakis’ten de biliyoruz. Siz onun Euro’nun reforme edilmesi fikrine nasıl bakıyorsunuz?


Varoufakis, Başbakan Tsipras’tan sonra gelen en propagandacı ve tehlikeli düşünceyi temsil eden kişidir. Kendisi solcu hükümetin Euro’dan çıkmadan kemer sıkma dayatmalarının önüne geçebileceğine inanmaktaydı. Evet, gerçekten de Varoufakis, Şubat 2015 tarihinde Troika muhtırasını kabul ederek Brüksel’e teslim oldu. Aylarca süren müzakereler sonucunda sadece sembolik imtiyazlar... Fakat Merkel, Juncker ve Schaeuble, bu sembolik kazanımları bile ona çok gördü. Varoufakis, bu yenilgiden sonra daha da ileriye giderek halkın karşısına çıktı ve kendisinin yeni bir para birimi üzerine çalıştığını yalanını söyledi. Kendisini böyle temize çıkarmak istiyordu.

İşin kötü tarafı şu: Varoufakis, daima farklı tutumlar sergileyerek pozisyon değişikliklerine gitti. Örneğin referandum sürecinde art arda pozisyon değiştirerek kimi zaman hükümetin yanında, kimi zaman karşısında durdu. Daha sonrasında da kendisini felakete uğratan deneyimleri göz önünde bulundurarak Lafontaine ile birlikte Plan B arayışına girdi. Bu girişiminden altı ay kadar süre sonra çıkıp tekrar ulusal egemenliğe dönüşün mümkün olmadığını, çünkü ulusal egemenliğin mevcut AB oligarşisinden daha gerici ve kötü sonuçlar doğuracağını açıkladı. Bunun yerine sosyal bir AB’nin hayata geçmesi, AB’nin daha da merkezileşmesi ve bir eyaletli devlet yapısına benzemesi gerektiğini savundu.

Varoufakis, Syriza gibi görüşlerini her zaman bir illüzyon içinde pazarlamaya çalışıyor fakat Syriza’dan daha deneyimli bir şekilde bunu uyguluyor. Süper bir AB devleti yapılanmasıyla Alman makina ihracatının sosyalleşmesi umudu, hayali içinde. Bu, keçiden bahçıvan yapmaya çalışmak gibi bir şey.


Peki Euro krizinin devam etmesi, ne tür siyasi çalkantıları beraberinde getirebilir?

Merkeziyetçi dikta anlayışının günümüzde toplumlara karşı uyguladığı mevcut baskıları göz önünde bulunduracak olursak, krizin tam olarak neleri tetikleyeceğini şu an itibariyle kestirmek güçleşir. Fakat zamanı geldiğinde ne yapılabilir? Örneğin başa geçecek olan herhangi bir Güney ülkesi hükümeti, merkezi dikta yapısının karşısında durabilir. Böyle bir durumda Alman faiz tahvilleri kısa bir süre içinde önemli oranda yükselecek ve böylelikle 2015’te Yunanistan’da olduğu gibi yeni vakalar ile karşılaşacağız. Oligarşiye alternatif olan eğilimler, birçok ülkede olduğu gibi mevcut devletlere karşı yeni ataklara geçerek iktidara yürüyecektir. Böylece liberal elitler geleceği, 1970’lerden sonra ilk defa ciddi derecede sorgular hale gelecektir.

Euro’dan bir çıkış, çeşitli siyasal biçimlerle de olabilir. Bu daha çok o günün çatışma şiddetinin ne derece olacağına bağlı.


Siz gerçekten de Avrupa Birliği’nin dağılacağına inanıyor musunuz?

Asıl soru, nasıl dağılacağıdır. Örneğin Lafontaine, Fassina gibi kişiler, AB’yi kurtarmak için dostane bir girişimde bulunarak, ortak para biriminden çıkmanın Avrupa’nın birlikteliğini kurtarabileceğini söylüyorlar. Aslında bu duruş, Avrupalı elitler için makul olan tek çıkış yolu; büyük bir zarardan dönmenin de en kısa yolu. Lakin elitler için durum pek öyle görünmüyor. Bu elitler, varlarını yoklarını Euro’ya bağlamışlar. Euro’ya demir gibi sarsılmaz bir şekilde bağlanmış durumdalar. 

Lafontaine’in farkına varması gereken bir diğer konu şu: Toplumların baskısından dolayı Euro’dan ayrılacak olan bir AB ülkesinin yüzünü tekrar AB’ye çevirme şansı da olmayacaktır. Böyle bir gelişme domino etkisi de yaratır. Örneğin Portekizliler birliği terk ederse İtalya ve İspanya gibi ülkeler neden terk etmesin ki? Ve nihayetinde Fransa, neden Berlin’in baskısı altında olmayı kabul etsin? Özellikle durgunluk içinde olan sanayisini tekrar bu ülkelerle bir rekabete sokabilecekse ve kendini toparlayabilecekse, neden birliktelik içinde kalmaya devam etsin? Gelecekte AB’nin dayandığı ve temelini oluşturan savaş sonrası şekillenen Fransız-Alman düzeni büyük bir tehlikeye uğrayacaktır.


Peki dağılma süreci nasıl başlayacak? AB’den sonra ne olacak?

Kesin olan şey şu: İlk olarak oligarşik iktidarlardaki egemen ultraliberaller ile örgütlü oligarşi arasında çatışma yaşanacak. Bu kuvvetler, hem soldan hem de sağdan oluşan kuvvetler. Örneğin şu anda Avrupa’nın birçok ülkesindeki sol hareketler, önceden olduğu gibi bugün de birliğin dağılmasını istemiyorlar. Bu sol hareketler, neoliberal küreselleşmenin sadece milli devletler ile zaptedilebileceğini ve sadece milli devletler ile halkların egemenliğinin uygulanacağını düşünüyorlar. Sol çevreler, böyle bir yaklaşımla protesto alanlarını sağcı halk kitlelerine terk ediyor. Fakat sağ kesimler ise binlerce iple elitlerine bağlıdır. Onlardan oligarşiden gerçek bir kopuş beklenemez. Kesinlikle mücadelenin ufku açıklığını korumaktadır.


Başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki insanlar, ortak para birimi olan Euro’nun kalkması beraberinde yeni ırkçı eğilimlerin çoğalmasının gündeme geleceği endişesini paylaşıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Siz de bu endişeleri taşıyor musunuz?

Hayır, tam tersine. Sadece halkların egemenliği altında demokratik ve sosyal haklar restore edilerek ülkeler ve halklar arasındaki dostluklar güçlenebilir. Bunun içinse neoliberal AB’nin çökertilmesi şarttır. Ulusal çakışmaları canlandıran, Avrupa Birliği’nin kendisidir. Egemen zengin tabakanın kurallarını uygulayarak çevre ülkelerde çakışmalara neden oluyor, Avrupa Birliği.

Yunanistan, birkaç kuşaktır Almanların esareti altında. Kuşaklardan beri Alman esareti altındaki Yunan halkı, nasıl bir duygu içinde sizce? Almanlara kızgın olmasınlar mı? Yunan halkı gibi birçok halkın Almanlara karşı bu kızgınlığı gayet anlaşılır. 

Irkçılığı körükleyen de AB elitleridir. Merkezi rejime bağlı AB devletleri, göçmenlere karşı İslamofobik kampanyalar başlatıyor, onları potansiyel suçlu gösteriyor ve devlet yardımlarına muhtaç olan bu insanları ‘sosyal parazitler’ olarak adlandırıyor, kötü muamelede bulunuyor.

Çoğu liberal Alman, Avrupa Birliği’nin kendilerini muhafazakarlıktan ve milliyetçilikten koruduğunu düşünüyor. Halbuki tam da kendi ülkelerinin ekonomik egemenliği, kıta genelinde uluslarüstü kurumların ırkçılığına yön vermekte.


Bir de Türkiye’yi soralım... IMF, Türkiye için 2016 büyüme tahminini yüzde 3.8’de bıraktı; 2017 tahminini ise 3.4’ten 3.2’ye düşürdü. Diğer taraftan kredi derecelendirme kurumlarının not düşürmesi, gündeme gelmişti. Türkiye’nin yabancı sermaye bağımlılığını da göz önünde bulundararak: Türkiye’nin ve Türk Lirası’nın durumunu kısaca nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye, son yıllarda daima önemli bir dış ticaret açığı sergiledi. Bundan dolayı da yurtdışından sermaye girişlerine daima itimat etti. Şu anda düşük faizler, merkezi yöneticiler ve seçkin elitlerin isteği doğrultusunda ve istenen seyirde ilerliyor. Faizlerin yükselmesi, sermaye kaçışı tehlikesine neden olabilir. Siyasi açıdan baktığımızda şu anda faizlerin yükselmesi gibi bir olasılık görünmüyor.

Kredi derecelendirme kuruluşlarına bence gereğinden fazla değer biçmemek gerekir. Bu tür kuruluşlar, daha çok ülkeleri küresel mali yönetim hükümlerine aykırı davranmamaları yönünde uyarma işlevi görüyor, ona göre bir sınıflandırma yapıyor. Fakat halklar için en iyisi, bizim Güney Avrupa’ya önerdiğimiz gibi, bu tür kuruluşlara karşı çıkmaktır. Kalkınma sürecinde olan bir ülkenin yabancı sermayeye katkısı genelde düşük olduğundan dolayı yabancı sermayeye güvenmemek gerekir.


MUSTAFA İLHAN / AACHEN