
Türkiye’de yeni rejim tartışmaları ile ekonomik krizin yarattığı hareketli gündem içinde vizyonumuzu geliştirecek ve akademik bilgilerimizi revize etmemizi sağlayacak açıklamalar duyuyoruz. Bunun en son örneğini, kendi adını taşıyan Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi’nde, konuşan Yıldırım’dan işittik. Yıldırım, Türkiye’nin sosyal devlet olma alanında son 15 yılda büyük mesafe kat ettiğini belirterek, bir anekdot ile söylerine devam eder: “… önceki ziyaretlerden birinde yaşlı bir amca geldi, hanımı vefat etmiş evlenecek, bir türlü evlenemiyor, ‘beni evlendir’ dedi. ‘Hanımlara para veriyorsunuz kimse yüzümüze bakmıyor, evlenemiyoruz’ dedi. Dolayısıyla sosyal devletin de ölçüsünü, ayarını yerinde tutmakta fayda var.”
Türkiye’de kadınlara verilen sosyal desteklerin maksimum limitleri belirlenirken, evlendirme ölçeğini de literatüre eklemiş oluyor: kadınların, başlarında koca olmadan (haşa!) yaşamalarına izin vermeyecek ancak cep harçlığı yapabilecek kadar olmalı. Sosyal devletin ölçüsünün, Şener Şen’in Züğürt Ağa filminden çıkmış izlenimi uyandıran yaşlı amcaların sitemleri ile yeniden şekillendirildiği yeni rejimimizde biz kadınlara yerini hatırlatan, sadece devlet büyüklerimiz değil. Aynı zamanda bazı "gazeteler" de kadının yerinin evi olduğunu, farklı cinsel tercihleri veya yönelimleri olanların sapkın olduğunu, hele ki hayatlarına tek başına devam etme cüreti gösteren kadınların bizden (Türk-müslüman) ol(a)mayacağını” açıklıkla ilan etmişlerdi. Öğrenmemiz gerekenler bunlarla bitmiyor tabi.
Değerli bilim insanlarından bir diğeri olan İzmir’de bir üniversitenin rektörü, katıldığı bir konferansta hakperest olan insanlardan şikayetlenerek, huzur için hakşinaslığı öneriyor, verdiği örneklerde ise hak talep edenlerin huzuru bozduğunu söylüyor. Zira yıllardır kaybedilen çocuklarının akıbetini soran ve 709 haftadır sokağa çıkan Cumartesi Annelerinin mücadelelerini; özellikle nafaka konusu tartışılırken ölmemek, şiddet ve ayrımcılığa maruz kalmamak ve eşit haklar için yıllardır mücadele eden kadınların direnişlerini; veya istismar edilen çocukların acılarını “çatışmacı kültürün ürünü” olarak görebilmek için o uhrevi ve derin bilgiye ihtiyacımız var demek ki. Rektöre göre hak hukuk peşinde koşmak hakperest (utangaç bir putperest!) bir toplum ortaya çıkarıyor. Kısaca rektöre göre huzur için hakşinas kalmak, yani verilen haklarla yetinme ve duacı olmak. Kısacası insan hakları, kadın veya çocuk hakları yerine kul hakkının kafi olacağını da yine öğreniyoruz.
Sözkonusu ölçekleri seküler bilimsel ölçütleri yerine, İslami referanslarla oluşturma çabası dikkat çekici. Zira son süreçte DİB’in (Diyanet İşleri Başkanlığı’nın) bütçeden aldığı payın düzenli yükselişi, yeni rejimin inşasının halk nezdinde kabul görmesinin dayanaklarından biri. Özellikle Türkiye dışındaki AKP-MHP örgütlenmesinin önemli bir ayağı da aynı zamanda. DİB’in bütçesinin Sarayın, içişleri, dışişleri, adalet ve güvenlik birimlerinin masraflarıyla yarışması ise yeni rejimin iktidarının vizyonunun ekonomik olarak nasıl desteklendiğini de gösteriyor.
Tüm yukarıdaki saçmalıklar silsilesine baktığımda, iki durumun son derece umut verici olduğunu düşünmeden edemiyorum. İlki kadınların o küçücük sosyal desteklerle bile güçlenerek kolay kolay başlarını eğmemeleri. İkincisi ise mali destekle, siyasi ve militer güce rağmen meşruiyetlerini asla kazanamamış olmaları. Yeni rejimin renkleri belirginleşmeye başladıkça kurulan ittifaklar dağılıyor belli ki ve bizlerin ise farklılıklarımız ve geleceği kurma ideallerimizle sımsıkı, dayanışarak ve birbirimizin mücadelesine omur vererek bir arada durmamız bu dönemin tek hattı olmalı.