
Dört parçada yürüttüğü direnişler yüzyılın ortalarına gelindiğinde acımasızca bastırılmış, direniş odakları dağıtılmış ve yok oluş sürecine alınmıştır. Kapitalist sistemin desteğini arkasına alan bölge ulus devletleri kendilerini Kürt halkının inkarı ve imhası temelinde kurumlaştırırken bu durum en insanlık dışı soykırım uygulamalarını da gündeme getirmiştir.
Kürt halkı daha çağdaş anlamda ulus olmanın gereklerine ulaşamadan, bir ulus bilinci, ulusal çapta bir yönetim erki, bir irade, bir siyasal ve askeri yapılanma edinemeden inkar ve imhayla karşı karşıya kalmıştır. Böylelikle ulus olma sorunuyla değil, bir toplum olarak imha sürecine alınma, buna karşı direnme ve varlığını koruma sorunuyla yüz yüze gelmiştir. Dolayısıyla diğer halklar gibi bir uluslaşma süreci yaşadığından bahsedilemez. Bu ancak kendisine yönelik fiziki ve kültürel soykırıma karşı PKK öncülüğünde geliştirdiği mücadeleyle mümkün olabilmiştir.
Son otuz beş yıl içinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve PKK öncülüğünde yürütülen diriliş ve kurtuluş mücadelesiyle Kürtlerin varlığı kabul edilir hale gelmiş, kaba inkar ve imha politikaları yerini daha incelikli ve dikkatli yürütülen soykırım politikalarına bırakmıştır. PKK’nin büyük bedeller temelinde yürüttüğü mücadele öncelikle inkar ve imha sürecine alınan, adından bile bahsetmenin suç sayıldığı, yok farz edilen Kürt halkının yeniden yaşama dönüşü olmuştur. Öncelikle mezara yatırılan Kürt gerçeği ayağa kaldırılmış, sonra kendi değerleri ve iradesi temelinde yaşama kararlılığı geliştirilmiştir.
Bu amansız direniş süreci, Kürt halkının kendine özgü uluslaşma süreci olarak da anlam bulmaktadır. Kürt halkı soykırıma karşı direniş süreciyle uluslaşma sürecini iç içe yaşamaktadır. Bu Kürt halkı açısından hem zorunlu hem de vazgeçilmez bir ikilemdir.
Dört parçada büyük canlanma
Kürt halkının bu ikili diyalektiği onun hem uluslaşmasının farklılığından hem de karşı karşıya kaldığı soykırım sisteminin niteliğinden kaynaklanmaktadır. İki olguyu da birbiriyle ilişki içinde yaşamak durumunda kalan Kürt halk gerçekliği çok boyutlu bir soykırım sürecini milliyetçilik temelinde ya da reel sosyalist tarzda devletleşerek aşamayacağını görmüş ve hem kendi tarihsel diyalektiğine hem toplumun varoluş tarzına uygun yeni bir yaklaşımla uluslaşma ve soykırıma karşı direnme gibi iki hayati meseleyi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan şahsında diyalektik bir bütünlüğe kavuşturmuştur.
Son otuz beş yıllık direniş sürecinde komünal nitelikli demokratik özyönetim organlarına kavuşan Kürt halkı ulus olma yolunda adımlar atarken; kendine yönelik soykırım politikalarına da en büyük karşılığı vermiş olmaktadır. Demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması temelinde gelişen Kürt halkının direnişi kapitalizmin ve reel sosyalizmin gerçekleştirdiği devletçi, iktidarcı, milliyetçi uluslaşma tarzından farklı olarak demokratik tarzda uluslaşmanın adımlarını atmaktadır.
Bu Kürt halkının şahsında toplum kırımla ve soykırımla karşı karşıya kalan tüm halklar adına atılmış büyük bir adımdır. Kürt halkı soykırıma karşı mücadeleyi ve uluslaşma sorunsalını yeni bir rotaya oturtarak milliyetçilik zemininden ve ulus devlet tuzağından çıkarmıştır.
Kürt halkı bugün dört parçada da büyük bir ulusal canlanma yaşamakta, kendisine dönük inkar ve imha politikalarını yerle bir etmiş bulunmaktadır. Tarihin en kadim halkı olarak kendini bugüne taşıran halkımız ulus olma bilincini ve kendi iradesi temelinde özgür yaşama istemini edinmiştir. Bu bilinç temelinde günümüzde de dünyaya parmak ısırtacak bir direniş yürütmektedir. Bunun bir sonuca ulaşması dört parçadaki ve sürgündeki halkımızın daha yaygın biçimde öz örgütlülüğüne kavuşturulmasından geçmektedir. Bu ise demokratik konfederalizmin yaşamın tüm alanlarında hakim hale getirilmesini şart koşmaktadır.
Komün, meclisler, kooperatif...
Toplumsal yaşamın tüm alanlarının, toplumun tüm farklı kesimlerinin komünal nitelikli öz örgütlenmelerine kavuşturulması, günümüzde hem Kürt uluslaşmasına en büyük hizmeti hem de halkımıza dönük soykırım politikalarına karşı en büyük direnişi ifade etmektedir. Toplumsal düzeyde halkımızın milyonlarcasının içinde yer aldığı demokratik ve komünal nitelikli öz örgütlenmeler yaratılmadan, halkımızın ne uluslaşma süreci menziline ulaşacak ne de hala yürürlükte tutulan soykırım politikaları son bulacaktır.
Bu anlamda halkımızın komün ve meclislerde, kooperatif ve derneklerde, konseyler ve kurullarda yani demokratik komünal ve konfederatif örgütlülüklerde bir araya gelmesi zorunludur. Halkımız özellikle son on yıllık mücadele sürecinde bu olguyla belli bir düzeyde tanışmıştır. Komünler ve meclisler halkımızın deneyimlediği, günümüzde yaygınlaştırmakta olduğu yapılanmalar olarak yabancı değildir. Ancak ne uluslaşma sürecimiz ne de halkımız üzerinde çok derinlikli ve çeşitli yöntemlerle uygulanmakta olan soykırım gerçeğine karşı direnişimiz tüm başarılarına rağmen olması gereken yerde değildir.
Henüz halkımızın demokratik ulusallığı kabul görmediği gibi varlığı da güvenceye kavuşmuş değildir. Hala Arap, Fars, Türk ulus devletçiliği ve bunların sırtını dayadığı kapitalist sistem güçleri halkımızın varlığını, demokratik bir ulus olarak iradesini tanımamaktadır. Hala önderliği ve öncülüğü en amansız saldırılar altındadır. Hala üzerinde en vahşi soykırım politikaları yürütülmektedir. Eskisi kadar kolay ve yekten inkar edilemese ve kimse artık “Kürt halkı diye bir halk yoktur”, “Kürt dili diye bir dil bulunmamaktadır” ve “Kürdistan diye bir coğrafyayı tanımıyoruz” diyemese de Kürt halkının kendi öz önderliği, öz örgütlülüğü ve öz gücü temelinde geliştirdiği iradesi kabul edilmiş değildir. Dolayısıyla uluslaşma ve soykırıma karşı mücadele süreci iç içe ve demokratik konfederalizm temelinde, somutta da KCK sistemi altında daha güçlü ve yetkin bir biçimde yürütülmek durumundadır.
Ulus devletin toplumkırımı
“Toplumsal varlığın oluşumundaki komünal nitelik, biçime değil öze ilişkin bir husustur. Toplumun ancak komünal tarzda varlığını sürdürebileceğini kanıtlar. Komünal niteliğin yitirilmesi toplum olmaktan çıkmakla özdeştir. Komünal değerlerin aleyhindeki her gelişme toplumdan birtakım değerlerin kaybı anlamına da gelir. O halde komün halindeki yaşamı temel yaşam biçimi olarak değerlendirmek gerçekçidir. İnsan türü varlığını bu yaşam biçimi olmadan sürdüremez.” (Kürt Halk Önderi Öcalan)
Gerek Kürt halkı gerekse dünyanın farklı yerlerinde birçok halk toplumkırım ve soykırım gerçeğine karşı sürekli direniş içinde olmuştur. Ancak bunlar soykırım gerçeğinin ortadan kalkmasına yol açamamıştır. Zira gelişen tüm isyanlar ya devletçi güçlerin ağır baskı ve şiddet uygulamaları altında ezilmişler ya da alaşağı ettikleri egemen güçlere benzeşerek soykırımcı devletçi uygarlık geleneğini sürdürür konuma düşmüşlerdir. Devletin dışında toplumsallığın yaşanamayacağı yalanı, kapitalizmin derinleştirdiği en büyük yalandır. Eğer tarihe hakim modernitenin yönlendirmesinden kurtularak bakılacak olursa, halkların ve toplumların günümüze kadar varlığını ve gelişimini devlet aracıyla değil komünal özelliğiyle sürdürdüğünü görürüz. Toplumsallığın devlete rağmen, ona karşı komünal özelliklerde direnerek korunduğu günümüzde en fazla gizlenen ve dile getirilmeyen gerçeklerden biridir.
Kürt Halk Önderi Öcalan ortaya koyduğu demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasıyla genelde devlet özelde ulus devletin derinleştirdiği toplumkırım ve soykırım olgularına karşı toplumun ve halkların varlıklarını ve özgünlüklerini nasıl korumaları gerektiği konusuna büyük bir açıklık getirmiş, bunu toplumun var oluş tarzına uygun olarak geliştirmiştir. Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması, neredeyse devletçi uygarlık tarihi kadar eski olan toplumkırıma ve soykırıma nasıl ve hangi araçlarla direnileceği sorunsalına verilen en büyük yanıttır. Özü toplumun varoluş tarzı olan komünalizme dayanan demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum paradigması, kapitalist uygarlığa karşı halklarımızın kurtuluşu ve özgürleşmesi anlamına gelen demokratik uygarlığın kuramsal, kurumsal ve kavramsal çerçevesini de oluşturmaktadır.
Hertürlü soykırıma karşı direniş
Kürt Halk Önderi Öcalan, halkların ve toplumun kurtuluşunu reel sosyalizmin yaptığı gibi iktidarı ele geçirmekte değil, halkların ve toplumun kendilerini devletten ayrı ele alıp kendi kendini yönetebilecek güce ulaştırmasında görmektedir. Bu, toplumun devletçi uygarlık tarihi boyunca kaybettiği niteliklerine yeniden dönüş anlamına gelmektedir. Toplumun politik ve ahlaki yapısı onun öz niteliklerini oluşturmaktadır. Eğer bir toplum veya halk kendi geleceğiyle ilgili tartışma, karar alma ve bunu uygulama gücünü gösteriyorsa, o toplumun ahlaki ve politik olma niteliğini koruduğundan bahsedilebilir. Bu konuda yaşanan her zayıflama, atılan her geri adım o toplumun güçten düşmesi, her türlü sömürüye, soykırım da dahil her türlü imhaya açık hale gelmesi demektir. Zaten hiçbir toplum bu anlamda zayıf düşürülmeden sömürüye ve asimilasyona açılamaz. Soykırım gerçeği de değişik yöntemlerle bu özelliklerinden koparılamayan halkların şiddet ve katliam temelinde öz niteliklerinden koparılması anlamına gelmektedir.
Kapitalist modernitenin topluma yöneltilmiş bir soykırım sistemi olması ve neredeyse insanın en büyük hakikati olan toplumsallığı dağılmanın eşiğine getirmiş bulunması, ulus devletin muazzam bir şiddet örgütü olmasıyla ilgilidir. Ulus devlet örgütlenmesinin ortaya çıkışı ve gelişimiyle birlikte toplum üzerinde eşine rastlanmayan bir kırım süreci başlamıştır. Toplumun ahlaki ve politik niteliği paramparça edilerek yaşamın adeta tüm hücreleri devletin denetimine ve kontrolüne açılmıştır. Bu, toplumun teslim alınması demektir. Toplumun kendiyle ilgili düşünme, tartışma, karar alma ve uygulama yeteneğini kaybetmesi, toplum olmaktan da çıkması demektir. Dolayısıyla gerek toplumkırıma gerekse de soykırımın beyaz-siyah tüm biçimlerine karşı direniş, toplumun gasp edilen öz niteliklerinin yeniden kazanılmasını hedeflemelidir. Bu ise ahlaki politik toplum gerçeğine ve onun komünal gerçeğine dönüşten başka bir şey değildir.
ŞİYAR KOÇGİRİ