Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 9 Aralık 1948’de Soykırım Suçunun Engellenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ni kabul etti. Sözleşmenin temelini oluşturan 180 No’lu karara göre "Soykırım, insanların ve devletlerin ulusal ve uluslararası sorumluluğunu gerektiren uluslararası bir suçtur.” Sözleşme, İkinci Dünya Savaşı’nda işlenen insanlık suçlarının tekrarlanmaması için hukuksal güvence iddiasındaydı. 

Sözleşmede soykırım şu şekilde tanımlanır: "Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi." Sözleşmeye göre bir grubun imha edilmesi niyeti kendi başına soykırım suçunu teşkil eder, niyetin tamamen uygulanması şartı bulunmamaktadır.  

Sözleşmenin kabul edilmesinden sonra da soykırımlar yaşandı. Burundi, Bengal, Sabra ve Şatilla, Ruanda, Srebrenitsa ve Saddam rejimi tarafından Başûr’da uygulanan Enfal, 20’nci yüzyılın ikinci çeyreğinde yaşanan soykırımlardan sadece bazıları.

21’inci yüzyıla geçişte nedense soykırım çağının artık geride kaldığı, "suçların suçu" veya "uluslararası hukuktaki en ağır suç" olarak isimlendirilen soykırımın artık olsa olsa ‘uygar dışı toplumlarda’ yaşanabileceği şeklinde bir algı gelişmeye başladı. Bu algının geliştirilmesinde küresel kapitalist hegemonyanın rolü kuşkusuz ki belirleyici olmuştur. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan soykırımlarda, bu soykırımları yargılayan taraf olarak görünmeyi esas alan Batı sistemi elbette ki suç ortağı. 

O nedenle öncelikle bir algı düzeltmesine gitmek gerekiyor. Küresel kapitalist sistemin ideolojik hegemonyasına karşı, içinde yaşadığımız çağın temel tehditleri ile ilgili güçlü bir bilincin oluşturulması gerekiyor ki sadece devletli sistemin soykırımcıları yargılayan mekanizmaları değil, öncelikle soykırımların önüne geçen mekanizmalar inşa edilebilsin. 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 2010 yılında kaleme aldığı "Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü. Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtleri Savunmak" adlı eserinde tam da bu bilincin oluşturulmasını hedefledi belki de. Kitabın yayınlandığı dönemde belki de bazılarınca çok ciddiye alınmadı soykırım kıskacı. Oysa bugün yaşanan, AKP Hükümeti devleti şahsında Kürtlere karşı uygulanmak istenen tam da bir soykırımdır. Gelinen aşamada "insanlık suçu" veya "savaş suçu" tabirleri yaşananı isimlendirmeye yetmiyor artık. AKP apaçık bir şekilde Kürtlere soykırımı dayatıyor. Bu dayatmalar karşısında teslim olmak demek yok olmak demektir. Fiziki olarak hayatta kalıp varlığına dair bütün dokularını yitirmek, yaşarken ölmek demektir. Kimse bunu Kürtlerden bekleyemez, beklememeli. Ki Kürtler 200 yıldır insanca, onuruyla, kimliğiyle, özgürlüğüyle yaşamak için direniyor. 

AKP’nin soykırımcı gerçeği görülmeden, derinine kavranmadan bugün yaşananların anlaşılması mümkün mü? Yaşananları hala iki askerin öldürülmesi veya hendeklerin kazılmasına bağlamak, niyet ne olursa olsun AKP’nin soykırımcı gerçeğinin üstünün örtülmesine hizmet eder ancak. Oysa bugün her zamankinden daha fazla AKP gerçeğinin doğru anlaşılmasına ihtiyaç var. Bunun içinse, tam 1 yıl ve 3 gündür dış dünyadan tamamen tecrit edilen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın değerlendirmelerini tekrar tekrar okumakta fayda vardır: 

"* AKP hegemonyasının Kürt politikası CHP hegemonyasının politikalarından farklı değildir. Her iki parti de Kürtleri inkar ve imha politikasını eskisi gibi sürdüremiyorsa bunun temelinde PKK’nin yürüttüğü ve bastırılamayan mücadelesi yatmaktadır. Yoksa kendisine kalsa, AKP’nin Kürt inkarcılığı ve imhacılığı CHP’ninkinden geride kalmaz. Hatta bazı yönleriyle, özellikle dinci ideoloji fanatikliğiyle CHP’ninkine taş çıkartır.

* AKP Hükümetinin hiçbir hükümetin yükümlenmeye cesaret edemediği kapsamda kendi Gladio’sunu da oluşturarak yürüttüğü bir savaş söz konusudur. AKP savaştan vazgeçmedi; savaşın kapsam ve boyutlarını geliştirip derinleştirerek devam ettirdi. AKP kendisinden önceki bütün devlet partilerinden daha fazla devlet partisi, hükümeti de tüm önceki hükümetlerden daha fazla ‘özel savaş’ hükümetidir. (…) Hükümetin faaliyetlerinin merkezinde Kürt özgürlük hareketinin tasfiyesi vardır.

* AKP Hükümeti sadece adım adım devlet iktidarını ele geçirmiyor, aynı zamanda hegemonikleştiriyor. Tıpkı Cumhuriyet’in kuruluş döneminde olduğu gibi çöküş sürecinde de iktidarı hegemonikleştirerek sürdürmek istiyor. Kuruluş sürecinde Kürtlere yönelik tasfiye hareketi nasıl Beyaz Türk faşist hegemonyasına götürdüyse, faşizmin çözülüş sürecinde de Kürt Özgürlük Hareketi hedeflenerek aynı hegemonya yeniden inşa edilmektedir. 

* Önümüzdeki aşamada TC tam bir yol ayrımıyla karşı karşıya gelecektir. (…) Bir Gladio organizasyonu olarak kendini icra eden irade her tipten karanlık bir rejim olabilir ama asla cumhuriyet rejimi olamaz. Savaşta ısrar ancak Gladio’nun son hamlesi olabilir ki, bunun da bertaraf edilmesi için sadece kozmik odadan çıkarılıp aydınlatılması yeterlidir. 

* Cumhuriyet’in önündeki kavşakta beliren ikinci yol, Ulusal Kurtuluş Savaşında yaşanan demokratik birlikteliği tekrar Cumhuriyet’in temeli yaparak yürünecek yoldur. (…) AKP ve hükümeti için son şans olan bu yolda KCK bir engel değil çözüm fırsatıdır." (Abdullah Öcalan, Kürt sorunu ve demokratik ulus çözümü)

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından büyük emekler ve eşi benzeri olmayan bir iradi güç ile yapılmak istenen, AKP’yi ikinci yola çekmekti. Diyalog süreci, bunun sonucuydu. Ancak AKP hükümeti birinci yoldan yana karar verdi. Bugün yaşananların tümü bu tercihin sonucudur.