
Devletin silahlı güçlerinin, bir askeri operasyon sırasında karşısındaki güce karşı ağır silahları kullanması, “savaşın kuralları” içinde tanımlanabilir ancak cansız bir bedene yapılan işkenceyi, yerlerde sürüklemeyi, başına basarak fotoğraf çektirmeyi ya da çıplak bedeninin teşhirini nereye koyacağız? “Sömürgeci faşizm” demek bu vahşeti anlatmaya yetiyor mu?
Ya da IŞİD’in kendi cihatçı emelleri temelinde Atatürk Hava Limanı’nda yaptığı katliamı bir yere oturtabiliriz ancak bir IŞİD katliamı karşısında sokaklarda kutlama yapılmasını nasıl tanımlayacağız? Antep katliamın olduğu gece bir televizyon kanalında, muhabirin “Patlama PKK gösterilerinin yapıldığı bir mahalle” diyerek katliam meşru bir zemin hazırlama çabasını hangi mesleki kavramla açıklayacağız.
Bunlar “karşı mahallede”n birkaç örnek. Benim asıl dikkat çekmek istediğim “bizim mahallede”ki durum. Çünkü artık bu savaşın “bizim mahallelerimizde”ki halet-i ruhiyeyi etkiliyor ve benzer tepkileri verdirtiyor.
IŞİD çeteleri, zaman zaman insanlara işkence yaparken ya da infaz ederken çektikleri görüntüleri yayınladılar. Bu onların insanlığı korku ve şiddet ile esir alma propagandasının bir parçasıydı. Kobanê savunması sırasında, bir patlamada başı bedeninden ayrılan IŞİD’linin görüntüsü ise “bizim mahallede” de sıkça yayınlanmıştı. Benzer görüntüler, sosyal medyada “Eşek cennetine gitti, geberdi” gibi sevinç nidalarıyla dolaşıma sokulmuştu. Benzer söylemlerin, Kürt kentlerindeki çatışmalarda yaşamını yitiren asker ve polisler için kullanıldığının da örnekleri hiç de az değil. Söylediği bir sözden dolayı kızdığımız, nefret ettiğimiz bir kişiye tepki gösterirken, en çok başvurulan ise cinsiyetçi dil değil mi? Sosyal medya ile birlikte “bizim mahalledeki” cinsiyetçiliğin ulaştığı boyutu görmek daha mümkün hale geldi.
Acıların yarıştırıldığı bir ruh hali de yaygın. Filistinlilerin yaşadığı katliama tepki gösterenlere, “Kürtler katledildiğinde ses çıkartmıyorsunuz” demek gibi. Elbette, Filistin halkının yanında olana Kürt halkının da yanında olması gerektiği anlatılmalı ama bunun yolu acıları yarıştırarak mı olmalı?
Özetle; amaca giden her yol mubah olmadığı gibi, bir fikri ya da eylemi oluştururken karşıtına ya da “düşmanına” benzememek de esas olmak zorundadır. “Ben senin gibi değilim” diyerek karşısına dikildiğin “şeye” benzediğin anda bir şeyler kayıp gidiyor, demektir.
Dağın Kadın Hali kitabı için kadın gerillalar ile röportajlar yaparken, yanıtını aradığım sorulardan biri de, kadın gerillaların ellerindeki silahın kendileri için anlamıydı. Bununla bağlantılı olarak, o savaş ortamında “erkeğe” benzememenin yolu yöntemi neydi? Çünkü, kadınların dağlardaki varlığı, “toplumsal erkeklik” rolünün karşıtıydı.
Uzun yıllar pratik savaş sahasında kalan Koçerin Amed adlı gerillanın verdiği yanıt, kadın gerillaların genel kanaatini yansıtıyordu: “Bir gün nöbetteyim. İlkbahardı. Silahımı yanıma koydum. Bir şey oldu, elim bir an silahın namlusuna değdi. Buz gibiydi, birden ürperdim. Sonra kendime sordum: Bu silahın benim için anlamı ne? Beni ürpertmişti. Ama onu her gün temizliyordum. Yürürken yağmur başladığında kendimden önce onu korumaya alıyorsun; ıslanmasın, pas tutmasın diye. Bozulmasın diye hep onu koruyorsun. Canın gibi koruyorsun. Sonra dedim ki; bu savaş ortamında sen benim için değerlisin. Savaş bitsin demir parçasısın, soğuk bir şeysin.”
Bu savaş ortamında bunları
niye mi yazıyorum?
Zor araçlarını, siyasetin araçları olarak görüyorum açıkçası. Buna ek olarak, ezilenlerin, ezenlere karşı şiddetinin dünyanın her yerinde meşru ve haklı olarak kabul ediyorum. Ancak bu zor araçlarının kullanılmasının bir zorunluluk olduğu fikri unutulursa, karşıtına benzemenin ihtimalini düşünmek bile fena.
Çatışmalar sonunda yaşanan ölümler, sevinilecek bir olay olmamalı. Bunu belki “karşı mahalleye” anlatma kanallarım yok. Bu nedenle “bizim mahalleye” anlatmaya çalışıyorum. Özellikle de silahın o namlusunun soğukluğunu bilmeyenlere. Ölmek de öldürmek de bir zorunluluk. Elbette bu “zorunluluğun” ortadan kalktığı bir hayat tahayyülümüz var. Onun için de barış istiyoruz zaten.
ARZU DEMİR