
Veysi SARISÖZEN
Soylu CHP’ye “cenaze yasağını” kaldırdı. “Biz öldüreceğiz, sen de namaz kılacaksın” demiş oldu.
Seçim sonrasının ilk “demokratik icraatı” da işte böyle.
CHP ile Saray arasındaki bu “milli uzlaşı”ya ve “yerli işbölümüne” hayran oldum bayıldım.
Ardından da aynı Soylu Pervin Buldan’a “size yaşama hakkı yok” sözüne de açıklık getirdi. Gerçi bu açıklık bir hayli karışıktı. Ama olsun. Okuyalım:
“Bizim bu konuda sıfır toleransımız var. Katalan eski başkanı nasıl tutuklandı? Avrupa bir karar aldı. Ben buna müsaade etmiyorum“ dedi. Bu aslında dünyada terör ve şiddete rıza gösterenlere ben bunu kabul etmiyorum, SİYASETTEN MEN EDİYORUM demek. Bu Avrupa’nın göbeğinde olurken Türkiye’de böyle bir tabloyu kimse bana izah edemez. Hele terör rakamlarının bu kadar üst düzey başarılı olduğu bir dönemde. İçeride ve dışarıda. Türkiye de bu konuda artık konsept geliştiriyor. Ben artık saldırı yapılmasını beklemem, neredeyse kaynağında kıralım.”
Bu çok “açık” açıklamaya bir de şu cümle eklendi: “HDP diye bir parti yok, PKK var.”
CHP’ye karşı yöneltilen “HDP’yi barajdan çıkarttınız” uydurma suçlamaların amacı da böylece belli oldu. HDP eşbaşkanlarını tutuklamak ve HDP’yi kapatmak ya da kapatılmıştan beter etmek.
Şimdi yerel seçimlerin eşiğinde sayılırız.
OHAL koşullarında, savaş ortamında, faşist rejim altında yapılan hiçbir seçim meşru olamaz. Bu da meşru olmayacak.
Ancak yerel seçimin, Cumhurbaşkanı ve Milletvekili seçiminden farklı olduğu da ortada. Ben görüşümü defalarca yazdım. Eğer CHP bu seçimi boykot etseydi, HDP de buna katılsaydı, elbette yine Erdoğan seçilir ve Meclis de AKP-MHP, İyi Parti çoğunluğunun olurdu. Ama hem Erdoğan, hem de bu çoğunluk hiçbir meşruiyet iddiası taşıyamazdı. Şimdi hem seçildiler, hem de “meşruiyet” kazandılar. Aradaki farkın büyüklüğünü anlamayan bir kişi demokrat olamaz.
Muhalefet mecliste çaresizdir. Hiçbir yasa çıkaramaz, hiçbir yasayı önleyemez, yürütmeyi denetleyemez, bütçede söz hakkı yoktur, sadece kürsüye çıkar konuşur, konuştuğu medyanın sağır duvarlarını aşamaz, ama yargının duvarlarını aşar, yeniden “fezleke yağmuru” başlar ve Soylu’nun “açık ve net” anlattığı gibi, gelsin yeni tutuklamalar.
Elbette özellikle HDP açısından, kaldırılana kadar dokunulmazlık, halk kitleleri arasında çalışmak için bir avantaj sağlar. HDP’li vekiller TBMM’de yapamadıklarını “halk kürsüsünde” yapar. Öyle de yapmalılar.
Genel seçimlerde muhalefet TBMM’de vekil elde ettiğinde, en küçük bir “iktidar” işlevine sahip olamazken, yerel seçimlerde kazanılan her belediye bir “yerel iktidar” odağıdır. Elbette kullanmayı bilene. İktidar yeniden “kayyım” ve benzeri önlemler alana kadar bu “yerel iktidar” odağı rejime muhalefetin güçlü bir zemini haline getirilebilir. Geçmişten ders almak şartıyla. “Aman iktidar bize dokunmasın, ödeneklerimizi kesmesin, kayyım atamasın” diyen Belediye faşizm koşullarında ölüdür. Hatta yozlaştırıcı bir etkendir. Direniş kapısı kapandı mı, rant kapısı açılır. Bu da rejime yeni bir meşruiyet hediyesi olur.
24 Haziran seçimleri gösterdi ki, yerel seçimlerde AKP büyükşehirlerin önemli bir kısmını kaybedebilir. Hile ve zorbalık nasıl muhalefetin, hak etmediği bir azınlıkta meclise girmesini önleyemediyse, yerel seçimlerde de, hile ve zorbalık alınacak olandan azı da olsa, pek çok belediyenin muhalefete geçmesini önleyemez.
Ve daha da önemlisi, Kürdistan’da “kayyım faşizmi” kazanılan her belediyede yıkılır. Eğer bu defa kazanılan bu belediyeler “park-bahçe-yol” ve benzeri klasik işlerden çok, halkın örgütlenme merkezleri haline gelirse, Belediye Eşbaşkanları birer yerel direniş lideri olmayı göze alırsa, Kürdistan gençliği Belediyelerin etrafında “bir lokma, bir hırka” karşılığında inşaat, yol, kanalizasyon işlerinde birer “emek ordusu” olarak örgütlenirse, deprem bölgelerinde binlerce kadın ve erkek “arama-kurtarma” işlerinde gönüllü olarak ordulaşırsa, eli iş tutan halk ekmeksize ekmek, işsize iş yaratmak, evsizin evini yapmak, yolu olmayana yol açmak için seferber olursa, faşist rejim belediyeye saldırdığında, buna serihildanla karşılık vermek, geçen defa olduğu gibi, faşizmin saldırısına sessiz kalmamak mümkün olur.
O nedenle Cumhurbaşkanı ve TBMM seçimini boykot ne kadar demokratik bir seçenek idiyse, yerel seçimlere katılmak ve 24 Haziran’dan daha güçlü bir kampanyayla Belediyeleri faşist kayyımlardan kurtarmak o kadar demokratik ve devrimci bir iş olur. Faşizm TBMM’de yıkılamaz. Yerelde ise “yıkılma” sürecine girer.
Unutmayalım: Kürt Özgürlük Hareketi “TBMM’den doğmadı”. Yerelden doğdu. Türkiyeliliğe doğru büyüdü.
O halde HDP’li vekiller TBMM’de minimum oyalanmalı, seçildikleri yerellerde maksimum çalışmalı.