Büyük bir öneme sahip olan Nobel Barış Ödülü bu yıl Êzîdî Kürt kadını Nadia Murad ve Kongolu Doktor Denis Mukwege verilmesinin yankıları hala devam ederken, dünya basının konuyu yansıtma şekli ise egemenlerin Kürt’ü inkâr etme politikasından öteye gitmedi.

Adaletsizlikler üzerine kurulup emperyal güçlerin kendi çıkarları gereği şekillendirmeye çalıştığı dünyamızda, hiç bitmeyen savaşlar ve bu savaşların yüzümüze çarptığı gerçekler; yıkımlar, ölümler, yerinden edilmeler, tecavüzler…

Belki de, yüzyıllardır bu gerçeklerle en fazla yüz yüze kalan bir coğrafyadır; Kürdistan veya Kürt kimliği. Kimlikler ve ırklar üzerinden çizilmiş sınırlardan var edilen ulus devletlerden oluşan bir dünyada, kendi coğrafyasında sömürgeci güçlerin insafına bırakıldığı kadar, yüzyılı aşkındır katliam politikalarıyla kimliği unutturulmaya çalışılan ve ‘devlet olma hakkı’ tanınmayan birkaç halktan birisidir Kürtler…

Ulus ve aidatlar üzerine çizilmiş sınırlar ve bu sınırlar içerisindeki kimlikler üzerinden dünyada yürütülen savaş politikaları ortasında devletiz olmak bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı bilinmez ama gerçek olan; bu politikaların en çok mağdur ettiği bir halktır Kürtler, yani kimliği her defasında birçok parçaya bölünerek yok sayılmaya çalışılan bir halk…

Sınırların anlamsızlaştığı 21. yüzyılda hala kimlik ve kimliksizliği tartışmak ne kadar doğru bilinmez ama gerçek olan o ki; kimliğin sadece ırk kavramından ibaret olmadığı… Kimlik, üzerinde yaşadığımız topraktır, coğrafyadır, türküsüyle, stranıyla büyüdüğümüz dildir, kültürdür, en önemlisi her toplumu var eden kendi değerlerinin toplamıdır. Belki de bundandır bugün hala uğruna ölümlere gidilen özgür kimliğin önemi…

Geçtiğimiz günlerde bu yılki Nobel Barış Ödülü’ne Êzîdî inancına sahip Kürt Nadia Murad ve Kongolu Doktor Denis Mukwege verildi. Murad ve Mugawe’nin, tecavüzün savaşlarda bir silah olarak kullanılmasını engellemek amacıyla yürüttükleri çalışmalardan kaynaklı bu ödüle layık görülmesi, bir anlamda kimliklerin savaş süreçlerinde maruz kaldığı gerçeğe işaret ediyordu.

Murad’a verilen bu ödül, her şeyden öte yüzyıllardır kendi kimliğinden kaynaklı katliamlara tabi tutulan bir halkın ve inancın yaşadığı gerçeğin kabullenilmesi anlamını açığa çıkarıyordu. Ama ne yazık ki; bu ödül açıklandıktan sonra dünya basınının (Kürt basını hariç) konuyu işleme şekli orientalist bir bakış açısının ötesine gitmedi. Dr. Mukwege’yi kendi sahip olduğu kimlikle yani Kongolu olarak yansıtan dünya basını, Êzîdî inancına sahip Kürt kadını Murad’ı ise sadece Êzîdî olarak tanımladı. Ağız birliği yapmışçasına servis edilen bütün haberlerde Murad’ın inancıyla tanıtılıp Kürt kimliğine değinilmemesi, sadece Kürtlerin 4 parçada bağlı olarak yaşadığı devletler tarafından değil aynı zamanda uluslararası bir konseptle Kürt kimliğine karşı dayatılan inkar politikasının bir tezahürü olarak tekrardan karşımıza çıkış şekliydi.

Batı medyasının bu tutumu, Ortadoğu’yu kimlikler üzerinden şekillendirip daha sonra böl, parçala, yönet politikalarıyla Kürt’e yüzyıllık imha ve inkar politikası dayatan uluslararası bir konseptin gerçekliğinden başka bir şey değildi.

Bir diğer dikkat çeken nokta ise ödülün sahiplerinin açıklanmasının ardından aralarında BM’nin de olduğu birçok uluslararası kuruluşun Murad’ı tebrik eden açıklamalar yayınlamasıydı. Bugüne kadar onlarca katliama, en önemlisi en son DAİŞ vahşeti karşısında dünya tarafından olduğu gibi, başta BM olmak üzere uluslararası kuruluşlar tarafından yalnız bırakılan bir halkın, bir kimliğin parçası olan Kürt kadını Nadia Murad’ı, sadece yaptıklarından kaynaklı tebrik edip Kürt’ün katliamına hala sessiz kalması ise iki yüzlülüğün tam da kendisiydi.

Özetle, Murad’ın bu ödüle layık görülmesi, Kürt’ün maruz bırakıldığı gerçeğin kabullenilmesiyken, ödülün ardından Murad’ın kimliğini tanımlama şekli ise Kürt’ü inkar politikasının bir devamı niteliğindeydi…