
Yıllar sonra ilk defa ziyaretine geldiğim Şehit Rüstem Cûdî Kampı’nda sokaklara hakim olan sessizlik dikkatimi çekiyor. “Eskiden bu sokaklar cıvıl cıvıldı. Her evin önünde onlarca çocuk birikir, bağrışır, oynaşırdı. Akşam serinliğinde herkes dağa doğru yürüyüş halinde olurdu, bu dinginliğin sebebi ne” diye soruyorum; “Şu sıralar birçok şehit ilan edildi, hemen hemen her gün taziye evleri kuruluyor, ondandır. Bir de olası DAİŞ saldırılarından dolayı gece pek dışarı çıkan olmuyor, tedbir açısından” diye cevap veriyorlar.
Buradaki insanlar kadar özgürlük için bedel ödeyen kimse yoktur sanırım. Kimin kapısından içeriye girerseniz, odanın bir köşesine asılı en az 3-4 şehit portresine rastlarsınız. Şehitlerini yaşam kaynağı, onurları olarak görürler. Kendilerini de onların izinden yürüyen, onlardan güç alan ardıllar olarak... Bundan sonra da bedeller ödemeye hazır kocaman yürekleri vardır.
Üç üyesi aynı ismi alıp gerillaya katılan ve şehit düşen Qilabanlı Tali ailesinin kapısını çalıyorum. Kapıyı açan 10 çocuk babası, 62 yaşındaki Halk Meclisi üyesi Ali Musa Tali. Yaşadığı mıntıkanın ilk milislerinden. 1986 yılı sonrası bütün örgütlenme süreçlerinde görev almış. Yarı şaka bir üslupla resmi bir milislik belgesinin dahi olmamasından yakınıyor; “Şimdiki milisler şanslı, eski milislerin adı bile yok” diyor. Milislik için yaşının ilerlediğini, şimdi farklı hizmet alanlarında görev yaptığını anlatıyor.
Oturuyoruz. Gözüm Hazım Tali’nin duvarda asılı büyük portre fotoğrafının ardından, ‘şehitler köşesi’nin en üstünde yer alan fotoğrafa takılıyor. Sakallı bir dede, Kürt Halk Önderi’yle aynı karede. Ali Musa Tali, bu fotoğrafın iki şehit babası Sofî Miho’nun 1995 yılında Kürt Halk Önderi’ni ziyarete gittiğinde çektirdiği tek fotoğraf karesi olduğunu söylüyor ve yurtseverliğini öve öve bitiremediği babasının gerillalarla ilk karşılaşmasını anlatıyor: “Silahlı savaş başlamadan önce babam, yaşadığımız Mîjînî köyünden uzakta, Sêgirkê civarlarında hayvanlarını otlatırken 4-5 Apocu ile karşılaşır. Eve döndüğünde ise anneme ‘Ben bazı meleklerle karşılaştım. Genç olsaydım, onlara katılırdım’ der. Bu karşılaşmada sonsuza kadar dostluk sözü verir rahmetli babam. Milis örgütlenmesinin henüz olmadığı zamanlardı. Evini sonuna kadar devrimcilere açar, annemle birlikte onların her türlü ihtiyacını karşılardı. O yaşlı haliyle ta Besta’ya gider, günlerce eve dönmezdi. Örgüte çok bağlıydı.”
Kendisinin milislik öyküsü ayrı, ailenin 22 yıllık mültecilik öyküsü ayrı, babasının yurtseverliği ise ayrı bir hikaye ve yazılmayı gerektiriyor. Ancak benim ilgim, her gidenin bir öncekinin ismini alıp özgürlük mücadelesine katılmasına yönelik.
Odayı çocukları ve torunları dolduruyor. Annelerinin olmaması dikkatimi çekiyor, yarı çekingen soruyorum, yanıtlıyor: “O, oğlum Hazım’ın cenazesini almaya, Şirnex’e gitti. Beraberinde şehit düşen arkadaşının (Cûdî Gabar-Mehmet Bayık) cenazesini ailesi alabildi. Bunu duyar duymaz Şirnex’te soluğu aldı. Ancak DNA’ları uyuşsa da kimlikleri olmadığı gerekçesiyle cenazeyi vermiyorlar. Annesi hala cenazeyi alabilmek için mücadele ediyor. Türk devleti oğlumu katlettiği yetmiyormuş gibi, cenazesini bile vermeyerek bizi moralden düşürmeye çalışıyor.”
Bir süre duralıyoruz.
Şehit düşen Hazımlarla ilgili yazılıp çizilen hiçbir şey olmamasına içerliyorum. Onları tarihe kaydetmek adına “Hazımların öyküsünü anlatır mısın” diyor ve aradan çekiliyorum uzun süre.

Ali Musa Tali'nin kardeşleri Talip Tali, Abdulkerim Tali ve oğlu Hazım Tali dışında 1994 yılında katılan Aslan (Mahmut Yusuf Tali) adında bir yeğeni 1996 yılında Dersim Aliboğazı’nda şehit düştü. Şerif Guyi (Mustafa Tali) amcasının oğluydu. Dayısının kızı Saadet (Gülperi Kaplan) ise 1990’da Tehta Reş’de şehit düştü.
“Kardeşim Hazım (Tahir Tali), 79-80’lerde ilkokula gidiyordu. Gururlu, inatçı kişiliği bugün bile arkadaşlarının dilindedir. Sabahları ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ okunduğunda, o her defasında ‘Ne mutlu Kürt’üm diyene’ diye bağırır, her defasında da öğretmeninden dayak yerdi. Daha o yıllarda Kürtlüğünün bilincindeydi. Öğretmeni babama ‘Tahir düzene disipline gelmiyor’ diye şikayet ettiğinde babam, Tahir’e arka çıkar, öğretmene ise çıkışırdı. Çünkü Kürt olan birinin ‘Ne mutlu Türk’üm’ demesi akla mantığa uymayan bir şeydi.
Okulda çok başarılıydı. Öğretmeni okumaya devam etmesi için babamı ikna etmeye çalıştıysa da babam kabul etmedi. Henüz 14’ündeyken, 1986 yılında babamın aracılığıyla saflara katıldı. Yaşı küçüktü ama hem bedenen hem zihnen gelişkin ve olgundu. Mıntıkamızdan katılan ilk devrimcidir Hazım. Katıldıktan bir yıl sonra, 26 Mart 1987’de, Besta mıntıkasında, Şikefta Mêrgê’de komplo sonucu şehit düştü.
Şehadetinin üzerinden 2 ay geçtikten sonra Dr. Baran, Ahmet Rapo, Zeynel, Aslan arkadaşlar taziyemize gelmişti. 17-18 yaşlarında olan diğer kardeşim Hazım (Abdulkerim Tali) onlara katılmak istediğini belirtti ancak arkadaşlar kabul etmedi. Ancak Abdulkerim, kadın ve erkeklerden oluşan 18 genci örgütleyip 1987’de saflara katıldı. Akrabamız olan şehit komutanlar Şerif Guyi (Mustafa Tali) ve Saadet (Gülperi Kaplan) de bunların arasındadır.
Abdulkerim büyüklerle büyük, küçüklerle küçüktü. 12 yaşındaydı ama özü sözü büyüktü. Özgür kişilikli ve korkusuzdu. 8-9 saat tek başına katırı yükleyip yola çıkıyordu. Köyümüzün büyüklerinden Emerê Quto, ‘Benim 7 oğlum var ama Abdulkerim benim oğlum olsaydı da her 7 oğlum seninki olsaydı keşke’ diyordu.
İkinci Hazım da 1990’da çetelerin (korucu) komplosu sonucu şehit düştü. Hareketli taburun komutanıyken bir korucu köyünü keşfe gidiyorlar. Hareketliliği fark eden korucular pusu atıyor ve beraberindeki 3 arkadaşı şehit düşürüyorlar. Biz Hazım’ın şehadet haberini iki yıl sonra öğrenebildik.
1993 yılında oğlum doğduğunda amcaları anısına ismini Hazım koyduk. Tıpkı amcaları gibi olgun, yaşam karşısında ciddiydi. Teknik kavrayışı güçlüydü. Duvar, fayans ustasıydı. Okulunda birinciydi. Üniversiteye gitmesi için ısrar ettiysem de istemedi.
2014 Ağustos’unda DAİŞ’in Maxmur’a saldırısı esnasında kendisi de savaşmak istediğini belirtti. Engel olamazdım. Birkaç ay Maxmur’da, 2-3 ay Kerkük’te, 5-6 ay Şengal’de DAİŞ çetelerine karşı savaştı. Orada yaralandı, bacağında 6 şarapnel parçası kalmıştı. Doktorlar parçalar biraz yüzeye çıktığında ameliyat edeceklerini söyledilerse de sabretmeyip 2015 Şubat’ında tekrar savaşa gitti. Öz yönetim direnişleri sırasında Şirnex’te şehit düştü.
Arkadaşları savaşta gösterdiği cesaretten, fedakarlığından, dürüstlüğünden ve partiye olan büyük bağlılığından hep söz ederler. Hep ön mevzilerde savaşıyordu. Savaştan hiç korkmadı oğlum. Dar zamanların savaşçısıydı o. Gerilla değildi, etrafımızı saran savaş onu savunmaya yöneltti. Nitekim şehadeti tesadüfi değil, fedai tarzında oldu. Arkadaşlarını kurtarmak için kendini feda etti.”
Kadim milis, zerre kadar umutsuzluğa düşmemiş, tıpkı Maxmur’un bedel ödeyen diğer sakinleri gibi...
“Mücadelemizin geldiği bu düzeyi Önderliğimize ve şehitlerimize borçluyuz. Hazımların ilki şehit düştüğünde akrabalarımıza, komşularımıza bile şehit düştüğünü söyleyemiyorduk. Dar dönemlerdi, düşman korkusu vardı. Cenazemizi gözlerimizin önünde Newala Qesaba’ya götürdüklerinde bile sahiplenmeye korkuyorduk. Yasımızı gizli gizli tutardık. Ama bugün Ankara’nın göbeğinde bile taziye çadırları açabiliyoruz.”
Ali Musa Tali, düşman ve şehadet gerçeğini ise şu vurucu cümlelerle dile getiriyor:
“Düşman dün neyse bugün de öyle; ne bizi muhatap alıyor ne de varlığımızı kabul ediyor. Hala imha planlarıyla üzerimize geliyor. Tek dileğim şehitlerin kanının boşa gitmemesi, adım adım zafere doğru yürümemizdir. Biliyoruz ki şehitler olmadan ülke toprakları özgürleşmez. Zafere çok yakınız, güçlü bir inanca sahibiz. Atalarımız Türkler için ‘Ji reşê Romê netirse, ji teklîfa wî bitirse’ demiş. Teklif ettiği zaman bir komplo yapacağını biliyoruz. Şimdi ‘inlerine kadar ineceğiz’ demeleri daraldıklarındandır. Üstesinden gelecek ve zaferi yakalayacağız. Şehitlerimiz kendilerini bu toprak için feda etti. Bu bedellerin boşa gitmeyeceğine inanıyorum. Hazımların ardılları varken bu devrim yenilmez.”
Hazım’ın kardeşten öte arkadaşı olduğunu söyleyen işçi abisi, üç çocuk babası Sadık Tali de ona dair son anılarını şöyle anlatıyor:

Abisi Sadık Tali, kardeşi Hazım’ın şehadetini şöyle anlatıyor: Şirnex direnişinde düşman çemberinin aşılamayacağı anlaşılınca 40-50 kişi iki gruba ayrılıyor. Grupların sığınağa girmesi ve sığınağın düşmanın farkedemeyeceği şekilde kamufle edilmesi gerekiyor. Savunma için ise iki arkadaşın fedai olarak çıkması gerekiyor. İlk olarak Hazım tereddütsüz ‘ben varım’ diyor. Cûdî Gabar (Mehmet Bayık) ise ikinci fedai olarak kendisini öneriyor. Sığınağı kapattıktan sonra düşmanla akşama kadar savaşıyorlar. Gece karanlığının çökmesine yarım saat kala mermileri bitince, sağ ele geçmemek için bombalarını kendilerinde patlatarak fedaice şehit düşüyorlar.
“Çete saldırıları dolayısıyla her aile silahlanmak durumunda kalmıştı. Bizim sadece bir silahımız ve üzerindeki şarjörü vardı. Çeteler iyice yaklaştığı zaman akşama gidip mermi satın alacağını söyledi. Döndüğünde ona olağanüstü bir durum olduğunu, herkesin toparlanıp kampı terk etmeye hazırlandığını söyledim. ‘Ben gelmeyeceğim, kampta kalacağım’ dedi. Ona kızdım, gelmesi yönünde ısrar ettiysem de gelmedi. Kampı terk edip aylar sonra geri döndüğümüzde Hazım’ın çok değiştiğini fark ettim. Kampın terk edilmesi gururuna dokunmuştu. Asayiş güçleri oluşturulduktan, hevaller (gerillalar) kampın savunması için geldikten sonra, o da eğitime katılmak istediğini söyleyip gitti. Giwêr’de DAİŞ çeteleriyle girilen savaşta peşmergeler büyük darbe yemişti. Hava çok soğuktu. Gece halk paniklemişti. Hevaller de peşmergelerin imdadına koşmuştu. Etrafımıza baktık, Hazım yok, yine ortadan kaybolmuştu. Telefon ettik, ön cepheye giden gerillaların savunması için bir tepeyi tutmakta olduğunu söyledi. İkinci defa ise Kerkük’te olduğunu, savaşmaya geldiğini söyledi. Bir şey diyemedim, sadece kendisine dikkat etmesini söyledim. Kerkük’ten döndükten sonra da Şengal’e gitti. Şengal’den döndüğünde bu dünyadan değilmiş gibiydi. Orada arkadaşlarını çektiği görüntülere bakıp bakıp dalıyordu. Onlar savaşırken kendisi sıradan yaşamayı kabullenemiyordu. Gitmek istiyordu. Şirnex’e gittiğinde şehadet kararını vermiş gibi bir hali vardı. Kendisini buna hazırladığını hissediyordum. Nitekim fedai bir eylem sonucu şehit düştü.”
Babası ve abisi Hazım’ı anlatırken gözyaşlarını tutamayan kız kardeşi Mîran’ın bakışlarını yakalıyorum. Kendisinin de anlatacak bir şeyleri olduğunu hissettiriyor. Dürüst, güven dolu, saygılı, büyükler kadar küçüklerin de görüşlerine önem veren bir insan olarak tanımladığı kardeşini anlatırken şu ifadeleri de geçiyor:
“Çoğu erkekler evde annelerinin/kız kardeşlerinin kendilerine hizmet etmesini beklerken, Hazım’da böyle bir özellik yoktu. Yemek olmadığı zamanlar kendisi mutfağa gider, yemek yapıp sofrayı hazırlardı. Kendi işlerini kendisi yapardı. Elinden geldiğince de her konuda kardeşlerine yardımcı olurdu. Kız kardeşlerine çok değer verirdi. Bize karşı feodal erkekler gibi davranmazdı. Eşitlikçiydi.

Mîran Tali, elinde şehit düşen Abdulkerim Tali’nin de bulunduğu çerçevelenmiş bir gerilla fotoğrafını getiriyor. Diğer şehit amcası Talip Tali’nin bir fotoğrafının bile bulunmadığını söylüyor.
Şehadeti üzerimde çok fazla etki yarattı. Ona aşırı derecede bağlıydım. Onu yakından tanıyan bir arkadaşıma Hazım’ın savaşa gittiğini söylediğimde bana, ‘Hazım düşmanın eline geçecek ya da kendini kurtaramayacak bir kişilik değil’ demişti. Çok cesaretliydi. Hep döneceği günü bekliyordum, şehit düşeceği aklımın ucundan geçmezdi. Onun anısına, davasının başarısı için ben de üzerime düşen sorumlulukları getirmeye hazırım.”
Her şey için teşekkür edip yanlarından ayrılıyorum. Sokaklarda yürürken, oksijen yerine DAİŞ çetelerinin yaktığı petrol kuyularından her tarafa yayılan külleri solurken, baba Tali’nin sözü dilime dolanıyor: ‘Bu devrim yenilmez.’
Ona oğullarını, kızlarını vermiş ama halen cesaret ve onurla düşmanın üzerine yürüyen insanlar varken, bu devrim yenilmez.