BİRCAN DEÐİRMENCİ   “Bir ninninin ezgisi ile gözlerini açan insan, bir ağıdın ezgisiyle dünyaya gözlerini yumuyor. Müziğin insan ruhuna ninnilerdeki kadar temas ettiği çok az an vardır. Çok değil, bir çift öküzle tarla sürüldüğü zamanlara uzanan bir yolculuk. Maddi dünyada uyutan, manevi dünyada uyandıran ninnilerden, hiç değilse bir tane daha kaydetmeyi umut eden bir yolculuk.” Kızını uyutmak için söylemek isterken ninni bilmediğini fark edince bu yolculuğa çıktı yönetmen Arin İnan Arslan. Anadolu’daki kırsal kesimi dolaşarak, gördüğü yüzleri ve farklı dillerde duyduğu sesleri hafızasına kazıyıp, dağarcığını doldurdu. Kendi deyimiyle üzerine oturduğu hazinenin farkına varıp gizli kapağını açtı. Ninni deyip geçmemek lazım. Şimdilerde anne adayları bebeklerine anne karnından başlayarak klasik müzik dinletiyorlar. Oysa ki bizim dinlediğimiz, duyduğumuz ninnilerde hep bir acı vardı. Uzaklara giden koca, kayınvalidenin çektirdikleri, göç, yoksulluk, kayıp gibi şeyler anlatılır, hatta bir süre sonra o ağlamaya teşne ses olayı ciddiye alır, çocuğa bu dertler aktarılırken, annenin gözyaşları da eşlik ederdi bu ritüele. Farkında olmasak da gidip bilinçaltımızda bir yerlere yerleşiyorsa eğer bu iflah olmaz hallerimiz de çocukluktan gelen bir travma mıdır acaba? Bundan dolayı mı çocukluğumuzdan çalınarak, çıkarıldı hayatımızdan ninniler? Yönetmen Arin İnan Arslan ile sözlü edebiyatın yok olmaya yüz tutmuş parçalarından biri olan ninni toplama serüvenini, Kürt sinemasını, yaptığı kısa filmlerini ve yeni dönem projelerini konuştuk. Sürekli çağrışımlarla yaşadığı için konuşurken kafası çok dağınık, sürekli onu bir yerlerden geri getirmek zorundasınız. Elbette sorunun başını unutarak. O yüzden zor bir röportaj oldu. Belki sohbet dersek daha doğru olacak.   Sinema maceran nereden başlıyor? Liseden başlıyor. Kompakt makinelerle başladım. 95’ten beri yaz aylarında inşaatlarda soğuk demir işi yapıyordum. Üniversite için İzmir’e giderken ilk kez Dersim’den çıkmıştım. Bilgisayar öğretmenliği okudum. Yurtta koğuş sistemiydi. Türkçe bildiğimi sanıyordum ama baktım konuşulanları anlayamıyorum. Sözlük alıp sözlükten Türkçe çalışıyordum. Her kentin bir kelime haznesi var. Küçük yerlerin kendi kelime hazneleri var ve aslında sadece 150 kelime o kenti idare edebilir. Sen oradan çıkıyorsun ve başka bir şeyle karşılaşıyorsun. Kürt kasabalarında böyledir daha çok. Dersim bir kasabadır. Kapalı grup yaşıyorduk. Muhatap olduğumuz insan sayısı belliydi. O nedenle hayatımda hep 150 kelime bana yetmiş yani. Özellikle bu ninni belgeselini yaparken daha çok fark ettim. İç Anadolu’nun halen çoğunu anlayamıyoruz. Her yörenin kendi kullandığı bir ağız var. Bir fotoğraf makinesi aldım. Sürekli fotoğraf çekiyorum. Ama öyle sanatsal falan değil arkadaşların fotolarını çekiyorum. Foto çekeyim aşkı var, bir de dünya para verip tab ettiriyorsun. Kaç tane albümüm vardır bu şekilde.   Bir kimlik edinme süreci diyelim.. Evet. Bir kimlik edinmek sürecinde fotoğraf etkiliydi benim için. Köyde çeşmenin önünde küçük bir gölet gibi düşün, bir su birikintisi var. Kar yağmış, etrafı yemyeşil. Gölet çamur içinde ama söğütler o yansımanın içine girmiş, müthiş bir görüntü var. Bu fotoğrafı çektim. Sanırım sanatsal kaygı güderek ilk çektiğim fotoğraftır. Çıkarttıktan sonra herkes çok beğendi. Sinema kulübümüz vardı. Sürekli film izliyorduk. Bir şeyler yapabiliriz aslında göz var ama yazmak gerekiyor. Bu kez yazma işi başladı. Kendi aramızda bir kısa film çektik. Üniversitede ‘bir hafta kapanalım film çekelim’ dedik. Akşamları halay çekiyorduk, sabahları film çekiyorduk. Bir ana fikir etrafında şekillendirdik ‘Bês’ adlı üniversite öğrencilerinin sorunlarını anlatan bir filmdi.   Kürtçe miydi film? İsmi Kürtçe ama Türkçe filmdi. Sinema topluluğunda gösterim düzenledik. İnsanlar gelip izledi. Çok hoşlarına gitti. ‘Körler sağırlar birbirini ağırlar’ hesabı. Derken o gaz bizi daha iyisini yapma isteğine sürükledi. Sonra metroda giderken arkadaşım Rahmi Ayhan bana anonim bir hikaye olan ‘kırıntı’nın öyküsünü anlattı. Bunun senaryosunu yazdım. Bu şehirde yaşanan bir hikayeydi ama olay Dersim’de bir köyde yaşansa nasıl olur diyerek çektim. Sonra bir ağaç hikayesi olarak Sî û Ba’ya başladım. Bir yerde tek bir ağaç varsa ve çocuklar onun altında oynuyorsa o ağacı kesersen ne olur? İlk çıkış noktası budur aslında. Tek bir ağacın, tek bir gölgenin olduğu yerde sen onu ortadan kaldırırsan ne olur diye bir fikirden ortaya çıktı. Bu film Tahran’da, Türkiye’de birçok ödül aldı.   Dersim’de yaşadığını biliyoruz. Dönüş kararını nasıl aldın? 2008’de Dersim’e döndüm. İzmir’de yaşıyordum, okul bitti, öğretmenlik yapmayacağımdan emindim. Türkiye’de kaotik durumlar yaşanıyordu. Cumhuriyet yürüyüşleriyle milliyetçi bir tablo çıktı ortaya. İzmir’in o demokrat kimliği birden milliyetçi bir söyleme dönüştü. Belediye otobüslerine bindiğimizde kemalist teyzeler ‘kara çocuklar yine geldiler’ gibi aşağılayarak bakıyorlar. Belediye otobüsünü bile babalarının otobüsüymüş gibi davranıyorlar. Kürtler geldiler kentimizi kuşattılar, istila ettiler. Başlı başına senin varlığın bile onu rahatsız ediyor. Varlığımın rahatsızlık hissettirdiği bir yerde o rahatsızlığın okunduğu bir hali niye çekiyorum ki dedim. Kendimi her anlamda ait hissettiğim bir yere gitmek istedim ve Dersim’e döndüm. Çok nettim.   Oysa ki sinema sektörü için hep İstanbul önerilir. Herkes sektör açısından sinema yapmak istiyorsam İstanbul’a gitmemi söylüyordu. Ama ben hiçbir zaman bu işi sektörel bir şey olarak algılamadım. Benimki biraz dert odaklı. Bir şey geliyor boynuma biniyor, benim sırtımda ağır bir yük oluyor. Onu üzerimden atma, onunla hesaplaşmak, bir şekilde kişisel olarak bundan kurtulmak için yapıyorum sinemayı. Hiç öyle toplumsal vb değil, benim derdim var, bir şey söylemek istiyorum. Ben hesaplaşmamı orada yapıyorum. Sorularımı orada soruyorum. ‘Sanat toplum için mi, sanat için mi’ tartışılması yapılır ya hep, ben sanat için de yapmıyorum toplum için de. Kendimle ilgili bir şeyi çözmek için aslında.   Bir düşsel yolculuk diyebiliriz belki. Tamamen bir düşte yolculuk gibi. Sinema; düşsel durumunu gerçekleştiremeyeceğin, başa çıkamayacağın bir şeyi, belki bu şekilde sorsan cevap alamayacağın, belki hiç cevap almaksızın sorabileceğin sağlam bir zemin sunuyor. Bir heykeli nasıl ki bir kaideye oturtuyorsan sinema da sana bütün meseleyi içine oturtabileceğin bir kaide sağlıyor.   İnsanlara geçme biçimini nasıl gördün? Kendini kendine anlattığın gibi onların da o şekilde algıladıklarını gördün mü? Ben yöntem olarak Kürt sineması yapıyorum. Kürt sineması içerisinde nerede durduğuma, Kürt sinemasının hangi aşamada olduğuna, Kürtler açısından ne demek olduğuna dikkat ederim. Bir Kürt sinemacısı olarak toplumsal rolümü, oradaki hassasiyetimi korurum. Bir derdi, meseleyi anlatımın içeriğine geldiğim zaman tamamen bana dönük. Yoksa yöntem ve çerçeve olarak tamamen Dersim’de yaşayan, yatılıda okumuş, Kürtçe konuşan demirde çalışmış bir insan olarak bu kimliklerin ahlaki ve vicdani pozisyonunu yitirmeden vermeliyim. Bunu gözardı edemem. Dert olarak kişisel meselemi anlatıyorum ama tutumda netim. Kürtlerin, Alevilerin ve daha bir sürü kimlik dizilimlerinin tarihselliği içerisinde onun bana getirmiş olduğu pozisyonu göz ardı etmiyorum. Dert ve konuyu ele ama, dile getirme biçimi çok kişisel maceram.   Ve üçüncü kısa filmin Pera Berbangê. Ne demek bu, ne anlama geliyor? Pera Berbangê türettiğimiz bir kelime. Tanıl Bora’nın çevirisiyle ‘Umut İlkesi’ kitabında ‘Gün doğmadan önce arpej’ diye bir şey vardı. Gün doğmadan önce, gecenin zifirisinde bütün ihtimalleri yoklamak için söylenen bir umut deyimidir aslında. Bütün telleri yoklarsın, bütün ihtimallere bakarsın. Ta ki şafak sökünceye kadar. Kürtçe’de bang: Çağrı, bağırma. Hatta ezan için bile söylenir. Sesin yükseldiği ilk an. Işıkla değil, sesle mimlenmiştir. Şafak sesle yükseliyor. Sesin önünde olma, kıyısında, dibinde olma gibi bir anlam taşıyor. Bunun üzerine kurmuştuk. 2011’de Berlin Film Festivali’nde yarıştı. Oraya gittikten sonra kısa film alanında bilinen bir yere oturduk. 2004-2011 arasındaki hikaye bu.   Yine de az iş yapıyorsun. Bu demlenme süreci mi? Sürekli hatırlanma, göz önünde bulunma gibi derdim yok. Aksine unutulmaya dönük iş yapıyorum. Ben dert eksenli çalıştığım için aciliyet hissim yok. Biraz özgüvenden kaynaklı bir şey bu. Ne zaman bir şey yapsam iyi bir şey olacak. Bunu birçok anlamda biliyorum. Bir anlayışım var, tarzım var, başka bir işe benzemeyeceğini biliyorum. Bir şeyin nasıl olduğunu, olmadığını da kendim ölçüp tartıyorum. Biraz yerli yerine gelsin diye demlenmesini bekliyorum. O yüzden 35 yaşı bekledim. Ettiğim lafın bir ağırlığı olsun istedim.   Ettiğin lafın ağırlığının olacağı bir yeni bir proje var mı? Şimdi bir kısa film için çalışıyorum. ‘Serçenin İlk Adımı’ diye. Dört kişilik bir senaryo grubuyla birlikte çalışıyoruz. Bunu yazmaya çalışıyoruz. Bitirebilirsek bu kış Dersim’de çekeceğim. Uzun metraj bundan sonra. Bunu yapmak ve iyi bir festivalde açmak ve uzun için yola çıkmak.   Sıra uzun metrajda değil miydi? Şu anda senaryo grubu da ısrarla uzun olması taraftarı. Türkiye’de özellikle Kürt yönetmenler için uzun metrajın koşulları yok şu anda. Ciddi bir finansın halihazırda yoksa uzun yapmanın imkanı yok. Bir de benim kendi çalışma metoduma göre ciddi bir paraya ihtiyaç var. Olursa iyi bir uzun çekerim. Ya sıfır parayla yapmam lazım, her şeyi minimalize edeceğim, yanımda bir kameramanım, ses cihazım olacak, iki üç yılda çekeceğim ya da ciddi bir bütçeyle. Benim yapmak istediğim tüm işler fazla mevsim barındırıyor. Zaman-mekan çoğu farklı yerlerde geçtiği için maliyet çok daha yüksek. O yüzden kısa yaparsam çok daha kontrollü. Benim zamanım var ama imkanım az. Kısa tam da böyle bir şeydir. Zamanın olsa oturup damıtırsın. Benim zamanım var. O yüzden kısa film benim için en iyi seçim.   Bir de belgesellerin var. İki tane belgesel çektim. Biri ‘Anadolu Güvercini’ diğeri ‘Anadolu Ninnileri’ diye. Güvercinlerden kimsenin haberi yok. Kültür Bakanlığı için yaptığım bir işti. Gösterdiğim bir iş değil. Bakanlık çok cüzi rakamlar veriyor. Bir işin ancak standardını çekebileceğin kadarını veriyor. Son belgesel için 60 bin TL destek aldım. O paraya istediğim belgeseli çekemem, en fazla onların istediği belgeseli çekerim. Paranın yettiği kadar, daha iyisini çekme olanağın yok. Tabi o da olmasa hiçbir şey çekemezdim. Bu sayede sinemayla olan bağımı yeniden kurdum.   Bir türlü ninniye gelemedik… Ninniler kızım Solîn dünyaya geldiğinde ortaya çıkan bir şey. Onu uyutmak için bir şey söyleyememekten doğdu. Kendi kendime türkü mırıldanıyordum ama ninni diye bir şey var ve ben bilmiyorum. Kürdistan’da şunu net söyleyebiliriz ki son kuşağı kaybettikten sonra Dersim özelinde bizim sözel tarihimiz bitiyor. Sadece ninniler değil, o yüzden çok kritik bir eşikteyiz. Buna köyde yalnız kalan kadınlardan, bir sürü şeyden bakabiliriz.   Nasıl bir yöntem uyguladın? Kültür Bakanlığı’na dosya hazırladım. İkinci başvuruda destek aldım. Türkiye’de dil ve yüz çalışması yaptım. Edebiyat eksenli, halk bilimi eksenli bir ninni derlemesi değildi benimki. Yüz tını ve dile baktım. O kadar geniş bir alan ki, bu belki de bir ön çalışma olarak görülmeli. Belgesel tamamlanmış, bitmiş ama bir şeyin ön çalışması olacak kadar basit.   Bu çalışmayı yaparken ne gördün, neyle karşılaştın?  Bir kitapta rastladığım ‘hazine sandığının üzerine oturan dilenci’ deyimi tam da Anadolu için söylenmiş. Öyle bir hazine sandığı üzerine oturup bu kadar dilenci ahlakıyla yaşayan başka bir toplum yoktur. Senin o müthiş mozaik dediğin şey- nasıl ki Margosyan’ın Diyarbakır’ı, Murat Belge’nin İstanbul’u anlattığı gibi- Rumların, Kürtlerin, Ermenilerin ve daha bir sürü halkların ve o dil topluluğunun ortak yaşadığı bir mahalle burası. Dil belleği açıldığı zaman göz başka bir şey de görmeye başlıyor. Çünkü yaşamda bir sürü şeyi dille belirliyoruz. Burada dil hadım edilmiş. Sen bir sürü şeyi tehlike haline getirmişsin ve başkasından bir şey dileniyorsun. Aslında senin altında. Ama tüm bunları hadım ederek, tehlike unsuru olarak görüp bir potada eritmeye götüren korkunç bir akılsızlık var. Kendi tarihini bile bilmeyen bir basiretsizlik var. Osmanlıda 700 yıl korunmuş bir şeyi milliyetçilik dalgasına kurban edip kendi bekanı da bu akılsızlık üzerine kuruyorsun. Anadolu coğrafyasını gezdiğinde net görebileceğin şey budur. Bir Ermeni soykırımı kilit bir yerde duruyor. Kürtlerden önce bu mesele önemli. Toplum olarak burada netiz: ‘Burası bize ait değildi, biz gasp ettik. Biz bunu koruyamazsak birileri de gelip bizden gasp eder.’ Yağmalayacaklar diye iktidara tapıyor. Ben tarihsellikten değil yağmalamaktan bahsediyorum. Ermenileri soykırımdan geçirmişsin. Diktiği ağacı orada kalmış. Hiç hayatında emek vermediği bir taşa el süren insan biliyor ki bir haksızlığın üzerindedir. İnsanlık algısı açısından bir yarılmışlık oluyor.   Ninniye dönersek, bir bebek için eğlenceli şeyler yerine daha çok ağıt gibi bir tınısı var.   Çalışma sırasında çoğunlukla kadınlarla görüştüm. Ve çoğu da dert anlatma eksenliydi. Kocasından, kaynanasından gördüğü baskıyı, gündelik hayattaki tıkanmasını, yoksulluğu, ağır iş görüyor olmasını, üzerine binen yükleri anlatıyor. Hayata dair bir dert yakınma belki de bir sağaltma durumu. Hem dertleşme biçimi, hem hayatı öğretme biçimi. Bir tür ağıt gibi söylenen bir şey.   Yeni dönemde anne karnındayken klasik müzik dinletiliyor. Müziğin insan üzerinde etkisi varsa, o halde ‘bize ne yapmışlar böyle’ diyebilir miyiz?   Tam da o. Bize ne yapmışlar diyorsun. Daha bebekken senin bütün ruh dünyan oradan belirlenmiş. İlk duyduğun tınılar hep kederli. Hepimizin içinde orada sağlam yatan o arabesk duygu geçerli. Kürtler için bu böyle. Çok geniş bir çeşniye ulaşamadığım için çok fazla şey diyemiyorum ama Arapça ninniler epeyce neşeliydi. Ermenice dinlediklerimin daha çok dilek, geleceğe dair umut eksenli içeriği vardı. Lazca dinlediklerimde en belirgin özellik sesin kullanım biçimiydi. Hasret eksenliydi. Ağıt formunda bir şey vardı. Karadeniz kadınının eşleri büyük şehirlerde çalıştığı için yalnızlığı işleniyordu. Karadeniz’de kadın bebeğine bakmaz, yaşlılar bakar. Çünkü kadınlar çalışıyor. Çaya, fındığa gidiyorlar. Ninni çok kentli bir şey değil. Hatta kentle birlikte çözülen, dağılan, bozulan bir şey. Kentin içinde çözülmüştür. Bütün o kaynaklar, yaşlılara ulaşmak için daha çok kırdan topladım.   Akademik bir araştırma yapılmış mı? Çok fazla olmamakla birlikte kitaplar, araştırmalar var. Ama ben belgesel olarak bir sinema çalışması olarak bir şeyle karşılaşmadım. TV programı olarak yapılıyor ama derli toplu hem derleme hem belgesel olabilecek bir ürün yok. Bizimki bir tür ilk örneği. Haksızlık olmasın tüm literatürü taramam mümkün değil. Yapıldıysa bile görmemiş olabilirim. Benimki giriş niteliğinde. Umarım bir vesile olur.   Arin İnan Arslan Kürt sinemasının neresinde duruyor diye sorsak? Kürt sinemasına dair ne söylenebilir emin değilim. Kürtler kendilerine iktidarın gözünden bakıyorlar. Kürtlerin en büyük handikapı bu psikolojiden çıkamıyor olmaları. Sanatçısı da aydını da böyle. Özellikle Türkiye’deki Kürtler iktidarın kabul edebileceği bir formatta kendine bakarak, iş yapıyor. Kendisini sürekli birine anlatma ihtiyacı duyuyor. Bu yüzden Kürt’ün kendini anlatma sorunu olmamalı artık. Kürt’ün kendisiyle ilgili bir takım sorunları var. Varoluş problemi var, dille ilgili, kadınla ilgili, bir sürü kimlik sorunu var. Köylüsüyle kentlisi birbirine karışmış, buna dair sorunları var. Sosyolojik sorunu var. Bununla ilgilenmiyor. Bununla ilgilendiğinde de iktidar seni nasıl algılıyorsa daha doğrusu medya nasıl algılıyorsa oradan algılıyor.   Ne yapmalı peki?  Kilit şey şu: Birincisi bu gözle kendine bakmaktan vazgeçmeli. İkincisi de kendi toprağında yaşamalı. Başka bir yerden bakarak burayı algılayamazsın. Kürt olmak, Kürt sinemasını yaratmak için yeterli değildir. Seni kelepçeye almışken, çevrelemişken, hareket alanını kısıtlamışken onun bakış açısıyla algılayamazsın. Kürt’ün siyasetinde de bu var. Belediyecilik anlamında da bu böyledir. Ekolojik belediyecilik anlayışın var ama sen tutup ağacı saksıya dikiyorsun. Köylüler bir yere beton döktüğü zaman burası tertemiz oldu diyor. Düzleştirmeyi, temizlenme olarak görüyor. Bununla felsefi anlamda hesaplaşmamış bir sinemacı, bir yönetmen yeni bir şey çıkaramaz. Kürt’ün sorunu, daha önce yapılmış olanı bir de Kürtçe yapmak olmamalı. 150 yıldır yapılan sinemayı sen yeniden keşfettiğini sanırsan çöker. Bu  işin bir felsefesi, bakışı, kendiyle hesaplaşması olmak zorunda. Sen bunun sinemasını yapmak zorundasın. Tutup daha önce Türkçe ifade edilmiş bir şeyi Kürtçe sinemaya çekmek Kürt sineması yapıyor anlamına gelmez. Sen bir Kürt gibi onunla yaşayan, cebelleşen bir Kürt gibi ortaya koyamıyorsan Kürt sineması yapamazsın. Bu dil sorunu, kimlik sorunu değil. Bunu bir kategori olarak koymuyorum. Seni iyileştirecek, Kürtlere dair Kürtlerin yaşama baktığı yerden bir şey yapıyoruz. ‘Kürtler film çekiyorlar’ demek için değil. Kurdî olan bir şekilde yapmak zorunda. Başkasının yaptığı şekilde değil. Kendi dertlerinle kendi baktığın bir yerden olmalı.