HDP Eşbaşkanı Demirtaş, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin katledilmesi ardından yaptığı ilk açıklamada Kürt’ün statüsüzlüğüne çekti dikkati: “Kürt halkı şunu iyi biliyor: Tahir’i öldüren devlet değil devletsizliktir.”

Demirtaş’ın söyledikleri, kişisel görüşü değil elbette. Kürt sorunu artık statüyü içermeyen hiçbir tartışmanın konusu olamayacak halde. Bu gerçeği, Öcalan’ın İmralı’dan yaptığı çağrıyla kamuya açılan “diyalog sürecinin” akıbeti de, hem politik öncülük hem de ulusal refleks maharetiyle gündemleşen öz yönetim direnişleri de ortaya koydu. Doruğa ulaştırılan sömürgeci şiddetin Tahir Elçi gibi müzakereyi, siyasi çözümü savunan -bu minvalde eleştirileri de olan- bir ismin katledilmesiyle sürdürülmesi ise bu tartışmayı daha da gerekli, kaçınılmaz hale getirdi.

Zulmü hikayeleştirmek ve çağrışımı elbette kuvvetli “barış” gibi sözcüklerle çıkışı tarif etmek, öteden beri çözüm ehliyetine sahip bir tutum değildi, artık hiç değil. Barışın ulusal ve siyasal zeminini iyi koymak, barış mücadelesinin hattını ve söylemini de işin en başından bu zemin üzerine inşa etmek gerekiyor. Çetrefilli mi? Evet. Zira koca bir devlet geleneğinin, tahakküm biçim ve alanının toptan reorganizasyonunu öngörüyor. Fakat kalıcı, yeniden katliamlara evrilmeyecek bir “sürecin” yegane şartı da bu.

Halkların Demokratik Partisi’nin de, hem “çubuk büktüğü” başka meselelerden hem de güncel-politiği yanlış okumaktan dolayı bu şartı kavramaktan uzak bir politika izlediğini söylemek mümkün. Öyle ki, iktidar güdümündeki manipülasyon organlarının ve “liberallerin” koca bir statü talebini, bağlamından koparılarak karikatürize edilmiş “hendeğe” indirgemesine yanıt üretilemediği gibi parti içinde dahi benzer yaklaşımların ortaya çıkmasına adeta zemin hazırlandı. Bu konudaki görünür ilk net tutum, Kasım ayının ortalarına doğru, 11 Kasım’da ajanslara düşebildi. Silvan’daki öz yönetim direnişine dair açıklama yapan Demirtaş, “Yüz yıllık Kürt ve Kürdistan sorununun, statüsünün nasıl yaşanacağına dair bir süreçten geçiyoruz. Silvan lokal bir konuyla ilgili direniş göstermiyor. Kürt halkının özgür geleceği ile ilgili bir duruş, direniş ortaya koyuyor” dedi.

Tahir Elçi’nin katledilmesi, statüsüzlüğün sonuçlarını kanlar içinde gösteren yeni bir vakıa. Onu, başka herhangi bir sebepten değil, Kürt olduğu için öldürdüler. Eren Keskin’in çıkışı, ne kadar da doğru: “Bu saldırı Türkiye’ye değil Kürt halkına yapıldı.”

Balistik raporları, video analizleri, adli soruşturmalar… Elbette katliamın detaylarının aydınlatılması yönünde hepsi değerli. Fakat katliamlardan, çok yönlü zorbalıktan çıkış için “Kurşun hangi yönden sıkıldı”dan çok daha yüksek sesle sorulması gereken soru şudur: Kürt’ü sömürgecilikten, statüsüzlükten kurtarmanın yolu ne?

Bu yolun eskisi gibi olmayacağı açık.

BBC’den Hatice Kamer’in görüştüğü bir Diyarbakırlı, “Tahir Bey gibi bir insan da katlediliyorsa, artık barış umudumuz kalmadı demektir” diyor. Aslında Kürt’ün zihnindeki bu “barış” imajı, devlet ile PKK’nin yeniden görüşme ihtimaline tekabül ediyor. Elçi de bunun sembollerinden biri olarak görülüyor. Dolayısıyla umutsuzluktan da kast edilen bu. Denilebilir ki, Kürtler artık eskisi gibi bir “barışın”, müzakerenin, çözücü gücüne inanmıyor.

Dolayısıyla, o sorunun önemi bir kat daha artıyor: Peki ama nasıl?

Şırnak, Nusaybin, Amed, Gever, Van, Varto... Kürtler, henüz bütün köşeleriyle netleştirememiş olabilirler; fakat doğru sorudan hareket ediyor, cevabı ise özgüçleri ve özbenliklerinde arıyorlar.

HDP de geç de olsa bu cevap arama sürecine dahil olmuş, meseleyi buradan tartışmaya başlamış görünüyor.

Tahir Elçi’yi kimin, hangi saikle katlettiğini, katliamı yaratan zeminin hangi siyasal, toplumsal gerçeklikle ilişkili olduğunu -önceden inkara girişenlerin bazıları da dahil olmak üzere- herkes az çok tarif ettiğine göre…

Şimdi, barış için, kardeşlik için, kanın durması için, hesap sormak için…

Kürdistan’a statüyü savunma zamanı. Çözümün başka reçetesi yok.


osmanoguz@gmx.de