Hazan mevsiminde ağaçtan düşen yapraklar gibi değil, bir ulu çınarın kökünden devrilmesi gibi devrildiler suya! Kimse birbirine yardım edemiyordu. Su vardı bir tek yardım edebilecek ama o da çaresizdi!.. Su ağlıyordu!
Kimini bağrına alıp saklamak, kiminin kanayan yaralarına merhem olmak istedi su. Ama yaralardan akan kan sudan daha çoktu. Su kana bulandı.
Omzundan ve çenesinden vurulmuştu çocuk. Bedeninden akan kanı görünce „Ölmek bu olmalı!” dedi içinden. Silahlar susmuş, ayakta kimse kalmamıştı. Demir şapkalı „Adam” „Bakın, tek tek yoklayın sağ kalanlar olabilir. Öldürün hepsini! Canlı kalmasın!” dedi. Çocuk üstüne devrilenin kim olduğunu bilmeden hiç dokunmadı ona. Tuttu nefesini. Derisi leş kokan postalı ile her cana bir tekme atan asker çocuğu fark etmedi.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmeyen çocuk inleyerek açtı gözlerini. Altında kaldığı ceset az da ağır değildi! Güçlükle doğruldu. Gözleri bulanıyor, sendeliyordu. Çevrede kimsecikler yoktu. Suyun kenarındaki küçük yarı tırmanacakken iniltiyle karışık bir ses duydu. Dönüp baktığında bedeninin yarısı suda küçük bir el gördü imdat isteyen. Geri dönüp tuttu o eli. Başından yaralanmış çocuk komşularının oğluydu. Bütün gücünü toplayarak, kıyıya çıkardı can yoldaşı olacak komşu çocuğunu. Sırtına almak istedi ama can yoldaşı ayağa kalkamıyordu. Yerde sürüklenmekten ve kurşun darbelerinden lime lime olmuş giysilerini çıkarıp bastı can yoldaşının yarasına. Su ağlıyordu!..
Tutunup birbirlerine su boyunca ağır aksak adımlarla yürüdüler. Bu kere „Manevi evladın” demir kuşu ölüm kusuyordu gökten. Kaç gündüz kaç gece geçmişti bilinmez! Zaman ölü bedenlerden çıkan kokunun azabı ile inlerken, doğadaki her canlı kendilerine „Vahşi” diyen „Adamların” vahşeti karşısında dona kalmıştı!.. Su ağlıyordu!
Can yoldaşlar ne kadar yol aldıklarını, hangi yöne gittiklerini bilmiyorlardı. Su boyunca yürüyorlar, kah bir kaya dibinde, kah bir ağaç kovuğunda kabuk bağlamaya yüz tutan yaralarının sızılarını dindirmek için duruyorlardı. „Vahşi” diyenin vahşeti karşısında dona kalan doğanın tek canlı yanı suydu. Su ağlıyordu!
Çenesinde ve omzunda normalin dışında kımıltılar hisseden çocuk, yarasına baktığında kurtlanmış olduğunu gördü. Yarı baygın haldeki can yoldaşının yarası da kurtlanmıştı!.. Bedeninden bir parça gibi incitmeden tek tek çıkarıp avucuna topladı kurtları. „Bunlar da yenmezdi ama..!” Su ağlıyordu!
Can yoldaşlar, yaz mevsiminin doğaya sunduğu yemişlerden yemek isterlerdi elbet. Lakin nerde ağaçlardan yemiş toplayacak takat! „Ne buldularsa yediler.” Su kıyısındaki ağaç köklerine, suyun karaya girintilerine kan birikmiş, cesetler suya kapılan kuru yaprak misali akıp gidiyordu. Su ağlıyordu!
Kaç geceyi şafağa, kaç gündüzü akşama bağlamıştı zulümden inleyen zaman? Geçmek değildi ki zamanınki, vahşetin ölüm kokan dehlizinde küçük bir ırganmaktan öte!.. Canını yoldaşına can eden körpe bedenler, mehtaplı bir yaz gecesinin şafağında bir dağ yamacında açtılar gözlerini. Yamaçtan fışkıran sütten ak, ışıktan berrak suyun başındaki alageyikler süt vermek için bekliyordu can yoldaşları. Su ağlıyordu!
„Su nasıl mı ağlar?..” Dersim’den düşüp yola, kutsal Munzur gözelerine doğru gidin. Giderken suyu dinleyin. Su hala ağlıyor! Ola ki mehtaplı yaz gecelerinin şafağa kestiği kan kızıl ufukta varırsanız kutsal Munzur Gözelerine alageyikleri bile görebilirsiniz. Can yoldaşları mı?.. Onlar artık Pir Divanının mihmanları. Herkese konuşmuyorlar. Ama yaranın acısından anlayanlara açacak sımsıcak bir yürekleri var. Su hala ağlıyor! Dikkatli dinlerseniz suyun ağlarken çığlık çığlığa bir ağıt söylediğini de duyacaksınız.
Akarım geceden, şafaktan, tandan
Ali Şêr, Zarife, Seyit Sultandan
İbo’dan, Haydar’dan, Mazlum Doğan’dan
Giderim sonsuza, ummana doğru…