ABD ve Türkiye daha bir ay öncesinde üzerinde kıyamet kopardıkları S-400’ler konusunda şimdi ölü taklidi yapıyor. AKP-MHP, ABD’nin “S-400’leri aldın ama ambalajından çıkarma” emrine uymuş görünüyor.

SİDAR DERSİM / HABER/ANALİZ

Sahi ne oldu şu S-400’lere?..   Daha bir ay öncesine kadar sürekli S-400’ler gündemdeydi.  Türk Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan, Sözcüsü İbrahim Kalın, Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Savunma Bakanı Hulusi Akar, henüz ellerinde olmayan S-400’lerle dünya aleme meydan okuyordu.

Açıklamaların en radikalini de Erdoğan yapıyordu.  Türkiye’nin bir kasaba devleti olmadığını, bundan dolayı da S-400’lerden taviz vermeyeceklerini söyleyen Erdoğan, “Burası Türkiye Cumhuriyeti. Burada tükürdüğümüzü yalarsak devlet terbiyemize uymaz” diyordu. Derken dev uçaklarla parçalar, Mürted Havaalanı’na iniyordu. Bir heyecan bir heyecan... Yurdum insanı o kadar coştu ki, TIR’ların taşıdığı devasa su borularını S-400 olarak görüyordu.

“Kendi S-400’ünü kendin yap” felsefesiyle vatandaş bulduğu iki plastik boruyu birbirine bağlıyor, aracının arkasına monte ediyordu. Borunun önde ve havada kalan ucuna da Türk’ün bayrağını da yapıştırıyor, sokak sokak geziyordu...

 

Artık o boru değil, S-400...

Yaklaşık bir aydır ne devlet erkânından meydan okuyan sözleri duyuyor ne de sokaklardaki böylesi maskaralıkları görebiliyoruz...

Bir defasında Erdoğan, “S-400’lerin kurulmasına Nisan 2020’de başlanılacak” şeklinde bir cümle sarfetti.  Neden bir S-400’ün kurulumu, imal edilmesinden daha fazla zaman mı alıyor? Bugün bu silahın aktivite edilmesine başlansa bir kaç ayda iş bitirilemez mi? Niçin hep nisan ayı? Nisan ayları S-400’lerin uğurlu zamanları mı?

Tabii ki bunlar, cevabını arayan deli sorular.

 

Tam da unutuldu derken...

Bir kişi, 15 Ağustos’ta yaptığı açıklama ile S-400’leri tekrar gündeme getirdi. Bunu gündeme getiren ise ne Erdoğan’dı, ne Çavuşoğlu’ydu ne de bir başka yetkiliydi. Açıklamanın sahibi Türk-İş Başkanı Ergün Atalay’dı. Atalay, hükümetin sendikalarla birlikte yaptığı toplu iş görüşmelerinde önündeki mikrofonu kapatmış, diğer mikrofonların açık olduğunu unutarak AKP’li Bakana “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle” demişti.

 

Bu sözlerin ardından, işçiyi sattığı, hükümetle görüşmelerde böylesi bir sarı sendikacının işçiye temsil edemeyeceği üzerine toplumda büyük bir konsensus oluştu. Atalay ise istifa edeceğine ya da en azından bir özeleştiri vereceğine ırkçılık ve AKP yalakalığına yatarak kendisini savundu ve savunmasının bir yerinde ise “S-400’leri de ülkemize getirenlere teşekkür ediyorum. Ülkemizin buna ihtiyacı vardı” dedi.

Atalay, S-400’lerin işçinin hangi ihtiyacını karşılayabileceği dair ise bir şey söylemedi. Velhasıl bütün pis işleri gözden kaçırmak için için ‘Vatan, Millet, Sakarya’ edebiyatına bu kez de herkesin gözü önünde bir sarı sendikacı başvurdu.

 

Ambalajdan çıkartılmayacak mı?

ABD’nin S-400’lerin teslimatından önceki yaptırım tehditleri de durmuş. Taraflar ölü taklidi yaparak zamana oynuyor gibi...

ABD, S-400’lerin teslimatıyla birlikte sadece Türkiye’yi F-35 yeni nesil savaş uçakları projesinden çıkardı. Bu uçakların Türkiye’ye teslim edilmesini yasakladı, F-35’lerin eğitimi için  Amerika’da bulunan Türk pilotları Türkiye’ye gönderdi. Trump yönetimi, beklenen CAATSA yaptırımlarına (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) başvurmadı. ABD’nin dış politikalarında etkili isimler, AKP-MHP yönetimine şöyle bir öneri yapmıştı: “Bütün karşı koymamıza rağmen S-400’leri almaktan vazgeçmediniz, ancak S-400’lerin kurulumunu yapmayın, aktifleştirmeyin. Eğer Rus füzelerini kurmazsanız size yaptırım uygulamayız.”

Yani bu şu anlama geliyor: S-400 füzelerini ambalajından çıkartma, depoda çürümeye terket. Şu anda Ankara’da fiili olarak ABD’nin bu talebi devreye konulmuş gözüküyor. Yani AKP-MHP içeride kamuoyuna bir yandan dik durduklarının mesajını verecek, öte yandan da ABD’nin dediği şekilde S-400’leri kurmayacak. Bu konuda ABD ve NATO, Yüksek Askeri Şura’daki (YAŞ) terfilerle birlikte daha çok kendi istediklerini Türkiye’ye dikte ettirmiş gibi gözüküyor.

 

ABD’nin yeni talepleri olur

S-400’ler, Türk-Rus ilişkilerinde bir zirve durumu olduğu gibi, Türk-Amerikan ilişkilerinde de önemli bir kırılma noktasıydı. S-400’lerin aktifleştirilmesi NATO’nun önemli bir hava sahasını Rusya’ya kaptırması demekti. Eğer ABD veya NATO, önemli bir tehdit olarak gördükleri bu durumu ekarte etmişse şimdi de Türkiye’nin önüne yeni ev ödevleri koyabilir.

Örneğin Suriye’de Rus-Türk ilişkileri daha da bozulabilir. Bunun bazı ipuçları İdlib’de ortaya çıkıyor gibi.

Rusya, İdlib’de Türk devleti ile çetelerin ilişkilerini bilmesine rağmen bunu çok fazla bir sorun haline getirmedi. Mümkün olduğunca bu ilişkileri kendi lehine kullanmaya çalıştı. Rusya ve Suriye İdlib’de toprak kazandıkça Türkiye, bu bölgede aynı rahatlığı görebilir mi? Çeteler İdlib’de kaybettikçe, Türkiye’nin Suriye’deki işgali daha da tartışmalı hale gelmez mi?

Yine Çin, Rusya ve Türkiye, ABD’nin Venezuela’ya yönelimine karşı duran güçler olarak duruyordu. Geçen hafta ortaya çıkan yeni bir durum, ABD karşısındaki ülkelerin Venezuela’daki pozisyonunu da sorgular hale getirdi. Ziraat Bankası sessiz bir şekilde Venezuela’nın hesabını kapattı, Venezuela Merkez Bankası ile ilişkilerini kesti.  Bu gelişmenin, Ağustos başında Beyaz Saray’ın Venezuela ile ticari ilişkilerde bulunan şirketlere yaptırım açıklamasından hemen sonrasında ortaya çıkması dikkat çekici.  Şimdi bu durum, Suriye’de Rusya-Türkiye ilişkileri veya Avrupa’yı çok yakından ilgilendiren iki ülkenin ortak doğalgaz boru hattı projesine kadar uzar mı? Ya da S-400’lerin aktif hale getirilmemesi, Türk-Rus ilişkilerini olumsuz etkiler mi? Bunlar önümüzdeki dönemde cevabını arayacağımız önemli sorular olarak duruyor.

 

Tehdit ve şantaj Türkiye’nin enstrümanı

Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunun, Erdoğan’ın tehditlerinden ve Türk devletinin ABD-Rusya hattında anlık gelgitlerinden daha farklı bir şekilde ele alınması gerekiyor. Türk devletinin Suriye’deki gücü DAİŞ’in yenilen bir güç olduğu, temsilcisi olduğu çetelerin de İdlib’de zor günler yaşadığı gerçeğini sürekli göz önünde bulundurmakta fayda var. Türkiye’nin temel müttefiği DAİŞ’in yenilmesinde başrolü ise Kürtler oynadı. Türk devleti, DAİŞ’in hazin durumun gördükçe de Cerablus, Bab, Mare ve Efrîn gibi bölgeleri  işgal ederek, İdlib’de ise 12 askeri ‘gözlem’ noktası kurarak bir nevi çetelerini korumaya aldı.

Çetelerle birlikte işlediği savaş suçlarının ortaya çıkmaması, Suriye’de sebep olduğu tahribatların uluslararası alanda gündeme gelmemesi ve daha da önemlisi de işgal ettiği bir başka ülkeye ait toprakları Yeni Osmanlıcılık temelinde kendi topraklarına katmak için sürekli saldırgan pozisyonunu sürdürecek, Kürtlerin kazanım elde etmemesi için var gücüyle çalışmaya devam edecek. Bunun için önemli aktörler ABD ve Rusya’yı zorlayabileceği kadar zorlayacak ama tüm bu tehdit ve saldırılar,  Türkiye’nin Suriye’deki iflasını engellemeyecek.

Öyle sanıldığı gibi Türkiye’nin, Kürtlerin kazanımlarının yok edilmesi temelinde Suriye’de Esad rejimiyle ile savaş öncesi ilişkilere geri dönmesi de kolay değil. Her iki ülke, Kürtlere karşı karşılıklı istihbarat örgütleri bağlamında ilişkilerini sürdürse bile, AKP-MHP yönetiminin Esad ile kuracağı ilişki sadece iki ülke yönetimlerini değil, ABD, AB ve NATO’yu da yakından ilgilendiriyor. Bundan ötürü böyle bir ilişki, en azından şu an itibariyle mümkün görünmüyor.

Suriye de Türkiye’yi işgalci bir güç olarak görüyor, bunu sürekli basın açıklamaları ve BM’deki toplantılarda gündeme getiriyor.

Türkiye’nin himayesine aldığı çeteler de rejimle savaşıyor.

Her halükarda Suriye politikasında tümüyle AKP-MHP politikalarına angaje olmuş CHP’nin bir arayışa yönelmesi de şimdiye kadar Türk hükümetinin Suriye politikasının iflasının açık bir ilanı niteliğinde.