Bir Amerikan gazetesinin yazması üzerine Roboskî katliamı yeniden ve yaygın tartışılır hale geldi. Zaten BDP ve demokratik kuruluşların gündeminden hiç düşmemişti. Ailelerin gösterdiği etkin tutum, katliamın tartışma gündeminde kalmasını sağlamıştı. Kürt halkı, katliamcıların bulunup yargılanması için sürekli bir mücadele içinde olmuştu.
Belleklerimizi tazelemek gerekirse, Roboskî katliamı şöyle gerçekleşmişti: 29 Aralık 2011 gecesi Irak sınırından geçip köylerine gelmekte olan büyük bir kaçakçı (Sınır ticaretçisi) grubunu 1 saate yakın Türk savaş uçakları bombalamış ve bu biçimde 34 köylüyü katletmişti. Katledilenlerin çoğu orta öğrenim gören gençlerdi. Bombardımandan sadece bir-iki kişi yaralı olarak kurtulabilmişti. Bombardıman adeta geride tanık bırakmamayı hedefleyen bir sertlikte yapılmıştı.
34 sivil köylünün katledilmesi olayının istihbarat bilgisini insansız keşif uçakları vermişti. Kısa sürede mevcut köylü grubunun eşya getirmek için Irak’a geçişinin alandaki devlet yöneticilerinin bilgisi dahilinde olduğu haberi basına yansımıştı. Ayrıca grubun Irak’tan çıkıştan itibaren keşif uçakları tarafından izlendiği bilgisi de verilmişti. Yani katliam bile bile ve planlı bir biçimde yapılmıştı.
Başlangıçta Türk basını katliamı gizlemeye çalışmıştı. Fakat başta kapatılan Roj TV olmak üzere Kürt basınının gösterdiği etkin çaba olayı açığa çıkarmış ve gündeme taşımıştı. Böylece bir anda gündem Roboskî katliamına kilitlenmişti. Katırların sırtında taşınan insan cesetleri ve binlerce insanın omzunda peşpeşe taşınan 34 cenaze görüntüleri izleyenleri hayrete düşürerek belleklerde yer etmişti.
Hükümet adına başlangıçta açıklama yapılmazken, Genelkurmay Başkanlığı uçaklarının “Teröristleri vurduğunu” iddia etmişti. Katliam olayı kamuoyunda ses getirince, daha fazla suskun kalamayan Başbakan Tayyip Erdoğan da “Köylülerin değil, teröristlerin vurulduğunu” söylemişti. Hatta HPG komutanlarından Bahoz Erdal’ı işaret ederek, “On gündür hakkında istihbarat alıyorduk” demişti. Daha sonra da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumu değişmemişti. Basın önünde olayı kabullenmemiş ve katledilenlerin ailelerine başsağlığı dilememişti. Olayı önce kurtarıcısı Beşir Atalay ile idare etmeye çalışmış, sonra da yeni siyasi yardımcısı Emine Erdoğan’ı göndererek özellikle kadınları kandırmak istemişti. Meclis kürsüsünde yaptığı bir konuşmada ise, katliamı yapan Türk ordu personelini başarısından dolayı kutlamıştı. Dahası başsağlığı bile dilemediği ailelere “Kan parası” vererek davadan vazgeçmelerini isteyebilecek kadar hakaretamiz bir tutum içine girmişti. BDP’nin katliamı sürekli gündemde tutan tutumundan ise çok rahatsız olmuştu.
Belki garip gelecek ama, gözle görülen ve hemen anlaşılan katliamı kimin nasıl yaptığını saptamak üzere yapılan soruşturma ancak üç ayda tamamlanabilmişti. Ne kadar gizlenmeye çalışılsa da mızrak çuvala sığmıyordu. Sonunda bütün soruşturmalar olayın bilerek ve isteyerek yapılan bir katliam olduğu gerçeğini gösterdi. Bunun üzerine BDP yetkilileri Tayyip Erdoğan’a “Saldırı emrini kim verdi?” sorusunu yöneltti. Tabi Tayyip Erdoğan’dan BDP’ye dönük hakaretler dışında bir cevap gelmedi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise, Tayyip Erdoğan’a “İstihbaratı kim verdi?” sorusunu yöneltti. Bu soruya da Tayyip Erdoğan’dan cevap gelmezken, cevabı ABD’nin Türkiye Büyükelçisi verdi. Büyükelçi “İstihbaratı kendilerinin verdiğini, hedefi kararlaştırma yetkisinin Türk hükümetinde olduğunu” açıkladı.
Şimdi çok okunan bir Amerikan gazetesi, Roboskî katliamına dair “İstihbaratı ABD’nin, saldırı emrini Türkiye’nin verdiğini” yazıyor. Sanki bu gerçek şimdiye kadar bilinmiyormuş gibi, bir Amerika gazetesi yazdı diye gündem oluyor. Halbuki Kürt basını şimdiye kadar onlarca kez bu gerçeğe işaret etti, istihbaratın nasıl toplandığını ve saldırının nasıl yapıldığını belgelerle ortaya koydu. Dahası sivil toplum örgütleri ve insan hakları kuruluşları da komisyonlar kurup inceleme yaptırarak gerçeği açığa çıkardı. Her nedense bunların hiç biri şimdiki gibi bir tartışma gündemi oluşturamadı. Her neyse bu biçimde de olsa insanlık dışı ve Saddamvari yapılan bu katliamın tartışılıyor olması yine de iyidir. Bizce herkes tartışmaya katılmalı ve kendi görüş ve tutumunu ortaya koymalıdır. Dolayısıyla kim olduğu ve hangi tarafta durduğu bilinmelidir. Dahası sadece tartışma ile yetinilmeyerek hem bu insanlık dışı katliam belgelenmeli, hem de bunun suçluları, bu konuda yapılmış suç ortaklıkları ortaya konmalıdır.
Bunun için de olayı iyi bilmek ve demagoji ile saptırma çabalarına izin vermemek gerekir. Bu da insansız keşif uçaklarının ne olduğunu ve ne tür işler yaptığını bilmeyi gerektirir. ABD elçisi “Saldırı emrini biz vermedik” diyerek gerçeğin bir yönünü ortaya koymuş ve bu biçimde kendi suçlarını gizlemeye çalışmıştır. Elbette saldırı emrini ve bu temelde hedefi kararlaştırmayı ABD yapmamıştır. Herhalde ABD’liler Türk askerlerine “Şu hedefi vurun” diyecek değiller. Herhalde ABD yetkilileri Türk savaş uçaklarına emir verecek değiller. “Hedef belirlemedik ve emir vermedik” demek aslında hiçbir şey söylememektir, demagoji yaparak kendi sorumluluğunu gizlemektir.
Bilinmesi açısından belirtelim ki, gerçek anlamda süreç şöyle işliyor: Türk askeri yetkilileri, ABD askeri yetkililerinden “Şu şu alanlarda keşif yapılsın” isteğinde bulunuyor. ABD keşif uçakları (tabi ABD askerlerince idare ediliyorlar) da sözkonusu alanlarda saatlerce, bazan da günlerce keşif yaparak bilgi ve görüntüleri Türk askeri karargâhlarına aktarıyor. Görüntüleri inceleyen Türk generaller hedefi belirleyerek savaş uçaklarını bu hedefler üzerine saldırtıyor.Olay işte bu denli açık ve nettir. Kürt gerillalara karşı Türk ve ABD ordusu işte bu biçimde birlikte ve planlı bir saldırı yürütmektedir. Biri saldırının bir kısmını, öbürü diğer kısmını icra etmektedir. Yani biri keşif yapmakta, diğeri de bu keşfin sonuçlarına göre vurmaktadır. Savaşta böyle bir ortaklık vardır. Bu ortaklık içindeki bir saldırıda da Roboskîli 34 köylü katledilmiştir. Açık bir insanlık suçu işlenmiştir. Burada “Suç kimin?” araştırması anormal olmaktadır. Ortada çok net bir biçimde görülen bir suç ortaklığı vardır. Gerçekleşen bu insanlık suçunun yarısını (yani istihbarat bölümünü) ABD ordusu, diğer yarısını da (yani saldırı bölümünü) Türk ordusu işlemiştir.
Şimdi ABD yetkilileri “Biz sadece istihbarat verdik, saldırı emri vermedik, dolayısıyla bizim suçumuz yoktur” diyebilir mi? Evet saldırı emri vermedin ama, verdiğin istihbaratla Türk savaş uçaklarının saldırı yapacağını biliyordun! Dahası mevcut istihbaratı “Haydi saldırı yap” diye, “Bu istihbaratı saldırıda kullan” diye verdin! Durum işte bu kadar açıktır. Geriye açığa çıkan suç ortaklığından kendini kurtarma telaşıdır.
Kaldıki Türk ve ABD ordularının sadece 34 köylüyü katledişleri bir insanlık suçu değil, özgürlük mücadelesi veren Kürt gerillaları katledişleri de bir insanlık suçudur. Şimdiye kadar yirmi binden fazla gerillayı hem de vahşice katletmişlerdir. Yine bu insanlık suçu yeni işlenmemekte, suç ortaklığı yeni ortaya çıkmamaktadır. Baştan beri aslında bu suç ortaklığı vardır. Şimdi Türkiye’de yargılanmaya çalışılan 12 Eylül darbesinin mimarı da ABD olmuştur. Eğer darbeden dolayı Kenan Evren ve arkadaşları yargılanacaksa, onlarla birlikte ABD siyaseti de yargılanmalıdır.
1990’lı yıllarda topyekûn savaş konsepti temelinde onyedi bin sivili katleden Demirel-Çiller-Güreş-Ağar çete yönetiminin arkasında da ABD durmuştur. “Çekiç Güç Operasyonu” temelinde yapılan Türk-ABD askeri ittifakı onbinlerce Kürdün katledilmesine yol açmıştır. Şimdi yargılanan “Ergenekoncular”ın en çok destekleyeni ve suç ortağı da ABD olmuştur. Demekki suç ortaklığı yeni değildir. Baştan beri vardır. Özellikle 1991’den beri tam bir “Kürt katliam makinası” olarak işlev görmektedir.
Eğer tartışılacaksa, bunların hepsi tartışılmalıdır. Eğer yargılanacaksa, bunların hepsi yargılanmalıdır. Çünkü gerçek ancak böyle açığa çıkabilir ve adalet ancak böyle yerini bulabilir!..
Suç ortaklığı