"Sudan çıkınca balık ölür" hikayesini zamanın sarkacına asıp, uyarlama yapayım diyorum.
Zaman anlamsız bir tasavvur. Yaşıyorsun içinde ve o senin ona ne yaptığınla değil, geçen süre içinde kendine ne yaptığınla daha ilgili sanki. Acının ve sevincin ve hayal kırıklığının ve umutsuzluğun ve terkedilişin ve aşkın ve ölümün ama öncesinde doğumun, her şeyin zamanda bir yeri var. İnsanın belleğine atılmış teğel gibi duruyor tüm bu yaşanmışlıklar, hissedişler.
Zaman eskitiyor onları, yıpratıyor; dikişlerinden söküp atıyor, çünkü yenisine yer hazırlıyor. Takılıp kalmamak için, insanlığa iyilik ediyor.
Sözlerin kıyım kıyım kesildiği, derisinden ayrılıp çengele takıldığı, mundarı- muteberi diye ikiye ayrıldığı zamanların insanıyız. Biraz zavallıyız. El alemin süslü kelimelerinin peşinden hayata akmakta, hayatın cümle kuruş tarzı ile süsün pek de uyuşmadığını anlayamamaktayız. Zamanın bize ettiği iyiliğin ne kadar farkındayız?
Zaman su ise insan balıktır.
Sudan çıkan balık ise ölür!
Kesin.
***
Kitap eskidi ama cümleler eskir mi?
Yıllar önce okuduğum Parfümün Dansı kitabına geri döndüm. Kahramanımız Alobar, ölümsüzlüğü ararken dağ tepe dolanır ve yolu lamaların olduğu bir manastıra düşer. Tibetli lamalar, mavi gözlü, kendilerinden olmayan ama ölümsüzlüğü ruh derinliğiyle arayan bu adamı manastırlarına hem almak isterler hem de istemezler. Ölümlü olanın ölümsüzlüğü ararken yaydığı korku olabilir belki de kaygıları. Ve manastırlarına almak için onu bir sınavdan geçirirler.
"Kemikler sabırlıdır. Kemikler hiç yorulmaz ve hiç kaçmaz. Yıllar önce ölmüş bir adamla karşı karşıya gelirseniz, kemikleri yerli yerinde yatıyordur. Memnundur. Bekliyordur. Ama etleri gitmiş onu yalnız bırakmıştır. Su da et gibidir. Su hiç hareketsiz durmaz. Hep bir başka yere gitmektedir. Tedirgindir, hareketlidir, konuşkandır, meraklıdır. Kapalı kavanozdaki su bile zamanla yok olur. Et de sudur. Taşlar ise kemiktir. Doygundurlar, sabırlıdırlar. Güvenilir onlara. Söyle bana o halde Alobar, ölümsüzlüğü elde etmek için suyla mı yoksa taşla mı rekabet edersin? Etine mi güvenmelisin, kemiklerine mi?"
Alobar, lamaya bakar, hiçbir şey söylemez. Birkaç dakika sonra lama ona neden sessiz durduğunu sorar. Alobar, "Su taşa bir şeyler söyler durur, ama taş cevap vermez." Bu yanıtıyla Alobar, lamalarla birlikte gerçeğin ve erdemin manastırına kabul edilir.
Sahi kim taş, kim su? Kim kemik, kim et?
Bu soru da sudan çıkan balıkla aynıdır. Su kurur, balık yine ölür! Balık sudan çıkar, ölür! Örneğimizdeki balık mütemadiyen ölmeye yazgılı... (İnsanın hatırlama reflekslerini de buradan okuyun)
***
"Paraguay’a döndüğümde orayı Fransa’ya tıpatıp benzeyen bir ülke haline getireceğim. Bir opera binası, bir tiyatro ve bir kütüphane yaptıracağım. Kaldırımlı geniş caddeler, ağaçlıklı parklar yaptıracağım. Dahası Paraguay’ı Güney Amerika’nın en önemli, en güçlü ülkesi haline getireceğim."
Böyle buyurdu diktatör Franco, sevdiği kadın Ella’ya. Kalbi zamandı, aklı ise su... Kafatasının tüm kemiklerine çarpa çarpa eğdi onu su. Bir delik bulup sokağa karışmaktı derdi. Zamansız bir mızrağın delip geçtiği kalbi, aklına yol verdi, akıp çıktılar beraber sokağa. Sonrası çöpçülerin mesleki tecrübelerinde saklı.
Arkeologlar ve antropologlar istediği kadar zamanı kemik ve taşta dondursun, her ikisinin de anayurdu sudur, su!
Su akarken beraberinde zamanı da sürüklüyor, onu çürütüyor ve yok ediyor.
Balık ölürken su baki kalmıyor yani. Sözün kıymeti ise balığın ölümü suyun tükenişi arasında bir yerde gizli.
Zaman bir şekilde kıymetli olacaksa nezdimizde, o gizli ara bölgeye bakıp, anlamakta yarar var. Her şeye rağmen kıymeti bol anlardan geçiyoruz. Anların toplamı zaman. Yani bugün, yarın ve sonrası...