Sular Altında: Kolektif travmalar ve yüzleşmeler

Kültür/Sanat Haberleri —

Roza Alkan

Roza Alkan

  • En önemli ayrıntı ise, yazarın ‘tehlikeli sulardan’ kaçınmayışı. Mağaralarda saklananların arasında ne zamandır görmediği babasını arayan çocuklar, şafak baskınında özel timlere galoş önerirse öldürüleceğini bilen kadınlar yaşıyor bu öykülerde.

BİLGE AKSU

Ocak sonlarında bir kargo ulaştı elime, Bingöl’den verilmiş. Üzerinde minik bir notla imzalı ve tarihli. Buralarda zaman zaman yazılarına rastladığımız Roza Alkan’ın ilk öykü kitabı, Sular Altında’nın bir kopyası. Kendisiyle uzun uzun söyleşmek de isterim ama ilk elden kitaba dair izlenimlerimi aktarayım diye başladım bu yazıya.

Roza Alkan gündüzleri öğretmen, kalan vakitlerde yazar. Çeşitli mecralarda öyküleri yayınlandığı gibi, 2020 Şerzan Kurt ve 2023 Abdullah Duran gibi öykü ödüllerinin de sahibi oldu. Şimdi Vesta Yayınları’yla çıktığı yeni yolculuğunda 13 öyküsünü sundu bizlere.

Kürt yazarlara dair yerleşmiş bir algı söz konusu. Hüzünlü, masalsı, yolculukların ve ağıt yakan yaşlıların bulunduğu; coğrafyalarındaki çetin atmosferi her daim hissettiren bir dil kullandıkları söyleniyor. Bunu olumlu ya da olumsuz biçimde eleştirenler var. Kimisi gerçekliği arka plana attıkları gerekçesiyle bu tarzdan vazgeçilmesi gerektiğini dile getirirken kimisi bu denli yakıcı gerçekliklerin ne masalsı ne de büyülü yaklaşımlarla görmezden gelinemediğini, tüm bunların kolektif bilinçdışını betimleyen metinler olduğunu, geri kalanının da yazara tanınabilecek bir özgürlük alanını temsil ettiğini belirtiyor.

Roza Alkan’ın dili de bu tarza uzak sayılmaz. Öykülerin hemen hepsinde birden fazla sembolle Kürt coğrafyasının kolektif travmalarına ve yakın tarihine ışık tutuyor. Fakat dili ne masalsı ne de hüznün etkisine kapılmış halde. Her bir öyküde farklı duygudurumlarını, umutlu ya da kabullenmiş karakterleri farklı bir temada buluşturuyor. Ve elbette kendi coğrafyasının 100 küsur yıllık tarihine dair kimi yüzleşme çağrıları yapıyor.

İzlekler genel olarak iki üst başlıkta yoğunlaşıyor: bir yanda toplumsal/kolektif ifşalar, diğer yanda bireysel travmalar. Elbette makul her insanın da kabul edeceği üzere, bireysel olanlarda da kolektif izler söz konusu. Kaybolan mezarlar, sular altında kalan köyler, boşaltılmış mezralar yahut doğanın sert yüzüyle mücadele veren köylülerin yaşantıları ne kadar toplumsal meselelerse, Med TV izlemek için antenini yükseltmeye çalışırken hayatını kaybeden babalar veya tüm akrabaları öldürülmüş yalnız ve yaşlı Ermeni’lerinki de öyle. Yazarın perspektifini kurduğu yer karaktere ister yakın olsun ister uzak, metnin bize verdiği nihai mesaj hep aynı yere çıkıyor.

Hüzün değil, öfke

Öykülerdeki dikkat çekici bir başka unsur, minik ayrıntılarda birleşerek büyük bir evren oluşturmaları. Gerçeklikten kopmaya doğru giden bir annenin zihninden okuduğumuz öyküde olup bitenleri sisli bir atmosferde okuyarak algılamakta zorlansak da bir başka öyküde bu kez meraklı bir çocuğun gözünden, annenin yaşadıklarını takip ederek olup bitenlere vakıf oluyoruz. Bunun gibi minik ipuçlarıyla kimi öykülerin birbirine bağlanması dikkatli okuyuculara bir oyun alanı açarken, zihni meşgul olanlar için Kürdistan coğrafyasının her bir karışında ortaklaşmış acıları ve yaşantıları kolektif hale dönüştüyor.

Alkan’ın öykülerinde dikkat çeken bir diğer unsur, çocukluğa ve aileye dair can yakıcı sorgulamalara alan açması. Karakterlerin bazıları erkek olsa da çoğunluğu kadınlardan ve kız çocuklarından oluşuyor. Kız çocukları kimi zaman dayakla, kimi zaman tecavüzle karşı karşıya kalırken, yaşlı nineleri yahut anneleri toplumsal baskının pençesinde yaşam mücadelesi veriyor. Anadolu’nun her köşesinde rastladığımız yahut hikayelerini işittiğimiz; aklı başında kimseye ulaşamayıp kimseden yardım bulamayarak yavaşça deliren kadınlar ne masalsı dünyalara ait ne de gündüz kuşağı programlarına. Alkan’ın metinlerinde onların karmaşık zihin dünyalarına detaylı şekilde yer verilmiş. İlle de toplumsal/muhafazakar baskıya ihtiyaç yok elbette, mütevazı yaşantısında hiç beklemediği ve hak etmedikleri bir kaybı yaşayan insanlarda da ortaya çıkıyor bu delilik hali. Aslında buna delilik değil de isyan demek gerek, Alkan’ı okurken biraz da böyle düşünmeye davet ediliyor okuyucu. Onun dilinde baskın olan şey hüzün değil, öfke.

En önemli ayrıntı ise, yazarın ‘tehlikeli sulardan’ kaçınmayışı. Malum, Türkiye’de kimi meseleler her zaman tabuydu ve yalnızca toplumsal dışlanmayla değil, yasal boyundurukla da mücadele verilmesi gerekiyordu. Hele ki son yıllarda yayılan korku ikliminin de etkisiyle edebiyatta yahut sinemada güya sözünü sakınmayacak nice isimler kapalı metaforlara sığınıyor yahut gündelik hayata zorlukla yansıtabildikleri ‘popüler travmalara’ değinip geçiyordu. Alkan’ın kimi öykülerinde gerçeğe denk düşen veya çağrışımı okuyucunun dikkatine emanet edilen değinmecelerden çok ötesine geçiyoruz. Mağaralarda saklanan bir grup insanın arasında ne zamandır görmediği babasını arayan çocuklar, şafak baskınında özel timlere galoş önerirse öldürüleceğini bilen genç kadınlar yaşıyor bu öykülerde. Bir kuzey ülkesinde yaşayıp sular altında kalan köyünün mezarlığını bulmaya çalışan karakterin, bir zamanlar istasyonda para kazanmaya çalışırken şimdilerde tüm neşesini kaybetmiş arkadaşına dair düşünürken önce Sabahattin Ali’nin Ayran öyküsüne ithafını, sonra da şu cümleleri okuyoruz:

“Trenlerin sadece asker taşımaya başladığı dönemde istasyona hiç uğramaz olduk, çünkü savaşları anlatan film sahnelerine benzemişti. Düşmanın bizler olduğunu sonradan anladık, az büyüyünce. (…)Sırf tren üzerinden bile bölgenin tarihi, talihi ile ilgili çok şey söylenebilir.” (S. 31)

Tüm sakinleri öldürülmüş yabancı köylerin terk edilmiş mezarlığını bulmaya çalışan çocuğa annesi uyarılar yaparken şunları düşünüyor çocuk:

“Kendi zihnimden mi, bu toprakların korkunç geçmişinden mi korumaya çalışıyor beni, bilmiyorum.” (S. 18)

Arada bir mezarlığa gidip ağlama krizlerine girerek bayılan ve köylünün evine taşıdığı bir ihtiyar, sonunda kendini mezarlıkta astığında kimse onun acısını yeterince anlamasa da, sonraları köyden sürüldüklerinde şunları düşünüyor anlatıcı:

“(…)yeryüzündeki tek sığınağını, eceliyle burada ölmeyi başarmış son atalarını unutmamış, sonsuza kadar onlarla kalmayı istemişti. Bu isteği bile gerçekleşmedi. Biz onu ararken bazı evler ateşe verilmeye başlanmıştı bile. Ölüsünü ve bir iki dengi sırtlayan eşeklerle son defa çıktık köyden. Ermeni diye sürülen atalarından sonra şimdi de Kürt diye sürülüyorduk.” (S. 37)

 

O kefiye hala sallanıp durur

Son alıntıyı bir çocuğun gözünden yapalım. Eskiden sürüldükleri köyün arazisinde hayvan otlatırken, zorla yerleştirildikleri yeni arazilerinde Med TV yeterince çekmiyor diye anteni yükseltmek için bir ağaç dalı kesen babası, çıkan seslerle düşen çığın altında kalıp öldükten sonra, başından hiç çıkarmadığı ‘kefiyesini’ bırakır geride, kurumuş bir çalının üstünde yıllarca sallanır o kefiye. Ve çocuk yıllar sonra şunu düşünür:

“Babam çalının tepesinde, rüzgarda sallanan kefiye olarak kaldı. Botla Yunan adalarına geçerken de sallandı kefiye. Bosna Hersek’te, kalabalık bir grupla yirmi beş gün boyunca hiç dışarı çıkmadan kaldığım o bodrum katında da, (…)Şimdi bulunduğum Almanya, İsviçre sınırındaki köyde de sallanmaya devam ediyor. Babam yok artık, köy yok, dağlarımız yok, Med Tv yok ama o kefiye hala sallanıp durur çalının tepesinde.” (S. 76)

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.