Csutora: Efendi-köle diyalektiği
Toplum/Yaşam Haberleri —

- Sandor Marai burjuva özentiliğinden insan-doğa ilişkisine, efendi-köle diyalektiğinden anarşi anlatısına uzanan geniş bir çerçeve sunuyor bize. Macar aydınlarına ve devrimcilerine değindiği kısımlardaysa bir toplumun yaşadığı büyük kırılmanın izleri var.
BİLGE AKSU
2025’i edebiyatta Macaristan’ın egemenliğiyle hatırlayacağız. Aslında son yıllarda Türkiye’de Agota Kristof’a olan ilgi, halihazırda bir altyapı oluşturmuştu. Aynı dönemde Sandor Marai’nin kitapları da art arda çevrildi ve epey sevildi. Asıl büyük olay ise 2025 Nobel’ini yine Macaristan’dan Laszlo Krasznahorkai’nin alması oldu.
Orta Avrupa’yı Kafka’ya dek uzanan bir külliyatla takip edebiliyoruz ama doğuya ilerledikçe zamanında kıyıda köşede kalmış yazarların gün ışığına çıkmasıyla dikkatimizi oraya verir olduk. Post-Sovyet etkili bir sürü yazar geç de olsa edebiyat okurunun raflarına ulaşmaya başladı. Hemen hepsinde kültürel ve sosyolojik arka plan anlatılarına rastlamak mümkün. Hatta 20. Yüzyılın ortalarına denk düşenlerde illa ki bir politik hiciv de kendini gösteriyor.
Sandor Marai’nin diğer kitaplarına göre daha az bilinen Csutora’sı elimize son ulaşanlardan. Tam adı “Csutora: Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikayesi” olan bu kısa roman birkaç ay önce Can Yayınları etiketiyle karşımıza çıktı. Çevirisi Tarık Demirkan’a ait.
Yukarıda girizgah olarak saydığım özellikler Csutora’da da (Çutora diye okuyabiliriz) mevcut. Orijinali 1932’de yayımlanan kitap aslında 1900 doğumlu Marai’nin gençlik üretimlerinden biri. 1. Dünya Savaşı’nın etkilerini henüz ergenlik döneminde görmeye başlayan yazarın çok uzun sürmeyen bir komünist dönemi olmuş. Savaşın hemen ardından Ekim Devrimi’nin yarattığı rüzgarla Budapeşte’deki kimi gazetelerde bu ideolojiye yakın görüşlerini sergilediği biliniyor. Akabinde ailesiyle birlikte Avusturya’ya taşınmasıyla bu düşüncelerden yavaş yavaş uzaklaşsa da ilk yapıtlarında sisteme ilişkin keskin sorgulamalar yapmış. Csutora da bu dönemine ait. En kısa yoldan, insanların her şeye sahip olabilecekleri yanılgısını sorgulatan bir anarşi anlatısı.
Kitabın alt başlığında vurgulandığı üzere Csutora şahsiyetli bir köpek. Savaştan önce refah içinde yaşamış, eskiye özlem duyan bir burjuva ailenin üyesi. Aynı zamanda yazarlıkla geçimini sağlayan evin Beyefendisi, Noel haftasında eşine sıra dışı bir hediye sunabilmek için barınaktan sahipleniyor onu. Önceden mücevherler, altın kolyeler alırmış ama şimdilerde ekonomi buna müsait değil. Böyle güzel hislerle, safkan bir Puli cinsi diye alınan bu köpeğin sonraları büründüğü karakter evdeki herkesin hayatını değiştirecek ama şimdilik kimsenin bundan haberi yok.
İlk günlerde henüz yavru olduğu için herkesin ilgi odağı Csutora. Beceriksiz halleri, yakarışları, inlemeleri ve her şeyi merakla koklayıp irdelemesi ev sakinlerinin pek hoşuna gidiyor. Beyefendi de bu ilgiden memnun çünkü akıl ettiği hediye hem sıra dışı hem de derin sorgulamaları beraberinde getiren, insan-doğa ilişkisini gözden geçirmeye imkan veren bir canlı. Beyefendi’nin düşünce akışında zaman zaman bu şaşkınlığa rastlıyoruz. Sıradan bir oyuncak yerine canlı bir varlığı hediye etmek, hareket etmesi için pillere, mekanizmalara ihtiyaç duymaması epey ilginç. Ve insan onu kendiliğinden, kolayca sevebiliyor. Kanepeyi dişlerken kendi canını yakması yahut henüz küçücük olduğu için tuvaletini orta yere yapıvermesi insanın acıma duygularını harekete geçiriyor.
Aylar geçtikçe durum tatsızlaşıyor. Csutora ilk geldiğinde safkan görünmesine rağmen büyüdükçe anlıyoruz ki melez bir cinsmiş. Bu durum pek çok insan için belki önemsizdir ama burjuva ailemiz için hoş sayılmaz. Artık parklarda köpeğimizi gezdirirken başkalarının safkan cinslerine gizli bir kıskançlıkla bakıyor, köpeğe yaklaştığında hayalkırıklığı yaşayan konu komşunun derdine düşüyoruz. Ayrıca uysal da değil bu köpek; ne tasmayı kabul ediyor ne de tuvalet eğitimi için geçici de olsa bağlanmayı ya da kapatılmayı. Öğrenmeyi, terbiye edilmeyi reddediyor. Bu aşamada artık Beyefendi’nin zihninde bir canlının varoluşuna dair hayretler değil, insanların köpekleri neden beslediği soruları birikiyor. Neden bir evsizi, bir savaş gazisini, bir yoksulu evimize almıyoruz da köpekleri alıyoruz?
Efendi de kölesine muhtaç hale gelir
Metnin dışına çıkma zamanı geldi. Yazarın arka planda vurguladığı şey burjuva alışkanlıklarını ifşa etmek üzerine olsa da benim çağrışımım biraz felsefi. Hegel’in Efendi-Köle Diyalektiğine gidiyor aklım. Kölenin varoluşu nasıl ki bir efendisinin bulunmasından kaynaklanıyorsa, efendinin efendiliği de kölesinin varlığına bağlıdır. Kölesi olmayan birine efendi demenin mantığı da yoktur gereği de. Dolayısıyla bu denklemde efendi de kölesine muhtaç hale gelir.
Csutora’nın büyüdükçe gelişen karakteri bu diyalektiği zora sokuyor. İlkin Beyefendi’nin yazı masasında, ayaklarının dibinde yatmayı kabullenen halleri azaldıkça yukarıdaki sorgulamalar artıyor. İnsanlar başka insanları evlerine alıp beslemez çünkü onlara efendilik taslamak zordur. Hayvanlar ise köle rolüne bürünmeyi kabullendikleri ölçüde o evde barınma hakkını elde eder. Csutora tuvalet eğitimini reddederek, veterinerde ortalığı birbirine katarak, köpek hamamında başka köpekleri dahi isyana teşvik edecek hırçınlıklar yaparak bu rolü sahiplenmediği için Beyefendi’nin gözünden düşüyor. Buraya bir alıntı girelim, Csutora’nın köpek hamamında hızlıca arkadaş edindiği ama yıkanmak için götürülürken hırçınlaştığı sahneden:
“Öyle büyük bir öfkeyle saldırıyor ki, sadece köpeği banyoya hazırlamaya çalışan görevli ve nöbetçi veteriner değil, salondaki tüm köpekler dehşete düşüyor. …Csutora’nın protestosu sanki diğer köpekleri de içinde bulundukları acınası durumun ağırlığı konusunda bilinçlendiriyor, hep birlikte ulumaya başlıyorlar. Meydanlarda heyecanla kalabalığa ajitasyon konuşması yapan bir hatip gibi, şimdi Csutora hayvanların katlanmak zorunda kaldıkları sınıfsal baskıları ulumasıyla anlatıyor,(…)” (S. 149)
“Şahsiyetli bir Macar köpeği…”
Csutora’nın bu halleri yeni değil aslında. Komşular onu sevmeye çalıştığında da tepki gösteriyor eskiden beri. Ev sakinlerine karşı uysal olsa da yabancılara mesafeli. Ve bunu bir korkuyla, çekingenlikle değil, bir karşı duruş halinde sergiliyor. O istemedikçe ona dokunmamalısınız çünkü bir süs eşyası değil. Kapıya gelen postacıyı ısırması, komşuların zamanla onu görünce yollarını değiştirmesi hep bundan. İstediğiniz kadar psikanaliz teorileri sayıklayın, başka köpeklerle kıyaslayın; o “şahsiyetli bir Macar köpeği…” Beyefendinin refah döneminden kalmış bornozunu paramparça etmesi, İngiliz yazarların kitaplarını dişlemesi yalnızca dürtüsel hareketler gibi durmuyor.
Bu noktada bir kez daha felsefeye başvuralım ve bu kez Levinas’tan bir cümleyi ödünç alalım… “Çıplak yüz karşısındakini de soyar” demiş Levinas. Csutora tüm doğasını ortaya serdikçe ev sakinlerinin de buna başvurduğunu görüyoruz. Beyefendi önce köpeğe küsüyor, bu onu akıllandırır diye selamı sabahı kesiyor ama Csutora’nın tepkisi de aynı yönde. Artık o da evdeki erkeği efendisi yerine koymamaya başlıyor. Herkes üzgün, herkes kızgın. Gerilim sürdükçe efendinin sabrı tükeniyor ve köpekten kurtulma planlarına başlıyorlar. Fakat Csutora öylece kurtulabileceğiniz biri değil. Kavgaysa kavga, sevgiyse sevgi… Bir burjuva beyefendisinin bütün maskelerini düşürmeye hazır.
Toplumun yaşadığı kırılma
Sonunda köpekten kurtulurken bir daha asla diye düşünseler de çok geçmeden bu kez kesinkes safkan bir cins köpek alıyorlar eve. Efendiliği bir kez ucundan tatmış olmak, yeniden denemek için yeterli. Her şey ideal görünüyor. Fakat beyefendi içten içe mutsuz. Csutora’nın verdiği hissi bu yeni köpekten almak mümkün değil. Gel dediğinde geliyor, otur dediğinde oturuyor ve yalnızca muhtaç gözlerle emir bekliyor. Ara sıra zihninde Csutora’yla olan kavgaları beliriyor beyefendinin. “Farklı bir olaydın sen, bunun da ötesinde bir karakterdin, hatta bir birey.” (S. 179) diye düşünüyor. Ve ardından şunun farkına vararak final yapıyor: “Biz insanlar genellikle güzeli, iyiyi ve erdemi değil, bastırılan, mükemmel olmayan, sinirli, yaşamda dişlerini göstererek bizle kavga eden şeyleri daha çok seviyoruz, ki bunlar erdem ve uyum değil, hata ve isyan dolu şeyler. (…)ister yaşamda olsun ister sanatta, eninde sonunda insan bu gerçekle yüzleşiyor, tıpkı bir köpek ısırığı gibi.” (S. 181)
Sandor Marai, Csutora’da burjuva özentiliğinden insan-doğa ilişkisine, efendi-köle diyalektiğinden anarşi anlatısına uzanan geniş bir çerçeve sunuyor bize. Kimi Macar aydınlarına ve devrimcilerine değindiği kısımlarda ise bir toplumun yaşadığı büyük kırılmanın izleri var. Hacmi küçük ama hazmı zor bir kitap.















