Türkiye’deki seçim süreçlerinde normal dönemlerde pek dillendirilmeyen konular gündeme gelir. Bu seçim sürecinin gündemini de HDP ile AKP arasında yapılan tartışmalar belirliyor. İki parti arasında HDP’nin seçim beyannamesinde dile getirdiği “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması” AKP’nin istismarıyla en çok tartışılan konu oluyor. HDP, “Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsa daha doğru olur” diyor. AKP ve Erdoğan ise “Diyanet İşleri Başkanlığı kalkarsa din elden gider” diyor. Türkiye’nin o kadar ciddi sorunları dururken miting meydanlarının vazgeçilmezi neden sadece bu konu oluyor?
Bu tartışma bugünle sınırlı değil ve İslam tarihindeki örnekleri de var. İslam, dört halife döneminden sonra Orta Çağ’ın ruhban sınıfı rolünü oynamaya başlayan sultanların eline geçti. Bu süreçten sonra sultanlar birçok dini kurum geliştirdi, etkinlik ve yetkinlik kazandırdı. Raşidin Halifelerden (dört büyük halife) sonra gelen halifelerin neredeyse tamamı din işlerinden çok, devlet-dünya işleri ile ilgilenip mal/mülk biriktirdiler. Devlet kurumlarına atadıkları, vezirler, valiler, askeri komutanlar, kadılar, haznedarlar, vergi memurları, istihbaratçılar vb. ile kendi din anlayışlarını gerçek İslam’ın yerine koymayı başardılar. Muaviye’nin Yeşil Sarayı ile başlayan sarayda dini söylemler üretme ve ümmeti yönetme dönemi ile sultanlık yaşamı ve idaresi hakim din biçimi olmaya başladı. Dört büyük mezhep, ilk çıkışları itibarıyla bu din anlayışına karşı demokratik bir yol olarak ortaya çıktı.
Ortadoğu devletler ve sultanlıklar tarihinde bugün seçim nedeniyle şahit olduğumuza benzer tartışma, eleştiri ve ithamlar Emevi saltanatından beri sürüyor. Bu biçimdeki mücadelenin tartışma, eleştiri ve düzeltme tarafında İslam’ın özüyle kültür değerlerini birleştiren demokratik ya da Medine İslamı dediğimiz İslam, itham ve suçlama tarafında ise Muaviye ile başlayan sultanların, sarayın resmi dini yer almıştır. Yani Diyanet İşleri Başkanlığı türündeki kurumların dini çıkarlar için kullandığına inanan müminler ile “Diyanet İşleri Başkanlığı giderse din elden gider” diyen devletli sultanlar arasındaki kavga eski bir kavgadır.
İslam tarihinin ilk saraylısı
Sultanların İslam’ı istismar etmeleriyle devletin kanunları ve hükümleri hakiki dinin yerini almaya başladı. Devletin dini kurumları, Müslümanların dinini yaşamak için ihtiyaç duyduğu kurumlar değil, sultanların iktidarlarını korumak ve sürdürmek için kurdukları kurumlardır. Sultanlar, Kuran’da yer verilmeyen memurlarını İslam sahabelerinin yerine resmi din görevlisi yapmış ve sahabe otoritesi yerine de kurumlarını ikame etmiştir. Sultanların din anlayışında iman değil, ritüel ve ezbere dayalı vaaz esas olmaya başlamıştır. AKP iktidarında hükümet yetkilileri ve Erdoğan’ın TV kanalarında her Cuma namazına giriş ve çıkışlarının haber yapılması, her konuşmalarına dini terminoloji katmaları saray geleneğinin günümüzdeki tezahürüdür.
Sahabe yaşam tarzı yerine şatafatın, süsün, gizliliğin, mal/mülk edinmenin ve aileciliğin konulması, mescidin yerine sarayın girmesi boşuna Muaviye zamanına tekabül etmiyor. Ebu Süfyan ve taifesinin nasıl Müslümanlaştığını bilmeyen yoktur. Bu aileden olan Muaviye, Bizansı taklit eden, dini sultanlık için kullanan anlayışın yaratıcısı ve geliştirenlerinin başında gelendir. Hz. Ali zamanında Medine İslam’ına karşı savaşmış, “Altın ve gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanların vay haline. Onlara elem verici bir azap müjdele” diyen Tevbe suresinin uyardığı kişilere bire bir uyan, çıkar ve zenginlik peşinde koşandır. Muaviye, Hz. Peygamberin hakkında “Ne mavi gökyüzü Ebuzer’den daha doğru sözlü birinin üstüne gölge salmış, ne de kara toprak böyle bir adamı kucaklamıştır” dediği ve Selâmun Aleykûm’ü İslam’ın selamı yapan Ebuzer’e düşmandır. Onu halife Osman’a şikayet edip sürgün ettirendir. O İslam da, sultanlığı için Kuran-ı askerlerinin mızraklarının başına geçirendir. Peygamber ailesinin katili Yezid’in babasıdır. Çünkü O, İslam’da ilk saray kabul edilen Yeşil Sarayı yapandır. Yani İslam tarihinin ilk saraylısıdır.
Din devlet denetimine geçti
Demek ki İslam kültüründe saray-sultan deyip geçmemek gerekir. Çünkü İslam dinine inanan, özellikle yönetici olan birinin sarayda yaşaması, Müslümanlara saraydan hitap etmesi kolay gerçekleşmiş bir çizgi değildir. Bunun için dinin temel kaideleriyle ters düşmek gerekiyordu ve bunu kendi yöntemleriyle gerçekleştirdiler. Bu ters düşmeyi müminlerin akıllarına ve gönüllerine kabullendirmek için zalim bir muktedir olup “İlle de benim dediğim olacak” demek gerekiyordu. Dinin kitap ve sünnete dayanan doğrularının inkar edilmesi, bu yapılamıyorsa yalan hadisler uydurulması ve doğruların saptırılması gerekiyordu. İktidara gelenler gerçek İslam’a, zarar vererek bu iftira, yalan ve saptırmalara oldukça başvurdular. Sultanların din istismarcılığı, ölmeden önce “Allah’a yemin ederim ki dört bin hadis uydurdum. Bunlarla helali haram, haramı helal gösterdim. Oruç tutmanız gereken zamanda size oruç açtırdım. Oruç açmanız gereken zamanda ise size oruç tutturdum” diyen İbn Ebîl-Avcâ gibilerini yaratmıştır.
İslam’da kitap ve hadis meselelerini ele almada sahabeler yerine sultanların hakim olması tarihi incelenmeye değer bir konudur. Dinin devletin denetimine girmesiyle vezirlerin, askeri komutanların, kadı ve Şeyh-ül İslamların da sultanların yanında ya da karşısında çıkar kavgalarına dahil olmalarının yol açtığı vahşiliklerin, komploların haddi hesabı yoktur. Bu iktidar oyunlarının güncel versiyonunu AKP ve Cemaat kavgasında görüyoruz. Fetva veren birinin ikinci gün sahtekar imam olması, paşa olanın ikinci gün terörist sayılması, hakim olarak karar verenin ertesi gün devleti yıkan terör örgütü üyesi sayılıp tutuklanması istismar edilmiş dinin kuralları içinde oluyor.
Saraydakilerin açtığı savaş kızışıyor
Davutoğlu ve Erdoğan’ın HDP’yi ve Eşbaşkanı Demirtaş’ı eleştirirken kullandıkları dil, saray-sultan geleneğinin İslam’ın özüne bağlı müminlere karşı saldırılarının dilidir. Saray ve sultanlık çıkarları için fetva vermeyi kendilerine hak görenler, doğru ve hak yolunu kaybetmek istemeyen müminlere karşı saldırılarında yalan, iftira, saptırma, küçük gösterme, itibarsızlaştırma, din düşmanı ilan etme vb. yöntemler kullanmıştır. Örneğin Ebuzer, Muaviye’ye “Bu sarayı halkın parası ile yapıyorsan ihanet, kendi paranla yapıyorsan israftır” diyor. Muaviye ise İslam halifesine “Ebuzer Müslümanlar arasına nifak sokuyor, isyan çıkarmak istiyor” diyor. Demirtaş; “Diyanet İşleri Başkanlığı dini devlet ve hükümetin çıkarı için kullanıyor, dini bundan kurtarıp halka verelim” diyor. Davutoğlu ve Erdoğan; “Bunlar din düşmanı, dinimizi kaldırmak istiyor” diyor. İşte bu, saraydan dini yönetenlerin mescitte din öğrenenlere karşı savaşının günümüzdeki tarzı oluyor.
Tartışmalar sadece seçim ve oyla sınırlı değil. Bundan öte Ak Saray’ın ve Çankaya Köşkü’nün geleceğinin ne olacağıyla da ilgilidir. Sert ve tehditkar olması da bundan kaynaklanıyor. Unutmamak gerekir ki bu ve diğer konularda yapılacak tartışmalarda, Muaviyecilik birikerek büyümüş, Ebuzercilik ise parçalanarak küçülmüştür. Demem o ki Ebuzercilik zordur. Kazanmak için parçaları birleştirmek, safları sıkılaştırmak seçilecek ilk yoldur.