Anlatacağım olay Kayseri’de geçiyor. Ama siz Kayseri’yi memleketin bütününe yayarak okuyun lütfen. Gevher Nesibe Mahallesi’ndeki bir apartmanda yaşayan sakinler (bu sakinler lafı da bir tuhaf çınlar kulağımda. Ama yaşlarının 60’ın üzerinde olduğunu düşünürsek artık sakinleştiklerini varsayabiliriz diyeceğim ama, bu olayda kimse pek sakin görünmüyor) apartmanlarında fuhuş yapıldığını iddia ederek, kapıda nöbete durmuşlar. Mevsim şartlarına uygun olarak bir elektrikli sobayı aralarına almışlar ve altı erkek oturup, gelen müşterilerin yolunu gözlemeye başlamışlar.
Olayı bu hale getiren bir başka olay da taziye vesilesiyle olmuş. Dairelerden birinde yaşayan "sakin" sizlere ömür olunca, ölü evine gelen gidenin sayısı artmış malum. Ama o da ne? "Müşteriler" ziyaret edecekleri kapıyı şaşırıp, "fuhuş" yerine taziye evine uğramamışlar mı? Haberin dili, ilerleyen satırlarda değişiyor, müşterilerden "fuhuş çetesi" diye bahsediliyor ya o da ayrı konu vesselam. Biliyorsunuz memleketimizde emniyet bünyesinde bir adet Ahlak Bürosu, mecliste de temsil edilen Aile Bakanlığı’mız var. Yani özel hayatımız devletin güvencesi altında. (!) Bu altı (sayıyla 6) erkek, ev mühürlenene kadar kapıda nöbet tutmaya devam edeceklermiş. Yani apartmanın namusu, o bekçilerin güvencesi ve güvenliği altında!
Şimdi gelin aynı hafta içinde yine Kayseri’de meydana gelen bir başka olaya bakalım. Cansu kızımız henüz bir lise öğrencisi. Matematik Öğretmeni Bayram Özcan tarafından düzenli olarak cinsel istismara maruz kalıyor. Bu durumu içine atmak, gizlemektense okul yönetimine bildiriyor. Peki yönetim ne yapıyor? Cansu intihar edene kadar sessiz kalıyor, durumu örtbas ediyor. Şaşırdık mı? Hayır.
Kayseri’yi memleketin prototipi olarak ele alıp bir de istatistiklere bakalım şimdi. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre görünen şu: Sadece iki ay içinde 36 kadın katledilmiş. Katiller; eş, eski eş, baba, kardeş ya da eski/yeni sevgili. Bu rakam 2015’te 303. Katledilen kadınları böyle sayısal olarak anmak ayrı bir dert ama tablo gerçekten de korkunç! Ama yine malumunuz ki, katliam bu topraklarda bir devlet geleneğidir! Ölüm sayacı her gün tıkır tıkır işlerken, Diyanet bu değirmene su taşıyacak fetvalar yayınlamaktan geri durmaz. Çoluk-çocuk demeden vajinası olan her canlıya karşı ayranı kabaran Cemaat-i Müslimin’in sırtını bakanlık, emniyet, başbakan ve RTE bizzatihi sıvazlar, olur da olay mahkemeye intikal ederse tecavüzcü 'saygın halden' ceza indirimi alır, o da olmazsa tecavüz sonucu hamile kalan kadınlar doğurmaya teşvik edilir, 'nasılsa devlet bakar' denir.
İlla referansa gerek yok ama yine de aklımızda bulunsun. Metis yayınlarının 20 yılın ardından tekrar baskısını yaptığı Cinsel Şiddeti Anlamak adlı eser, Diana Scully’nin tecavüzcü erkekler üzerine yaptığı dikkate değer bir inceleme. Amerikan hapishanelerinde yatan 114 tecavüzcü ve 75 kişilik başka suçlardan tutuklu kontrol grubuyla yapılan görüşmeler üzerinden, tecavüzün erkekler için öğrenilmiş ve ödüllendirici bir davranış olduğunu öne süren bir araştırma. Aynı araştırma Türkiye’de yapılsaydı herhalde erkekler ortak bir bildirge yayımlayabilirdi: "Seviyordum tecavüz ettim, o beni sevmeyince de öldürdüm."
Tecavüzü ve cinsel şiddeti bir hastalık biçimi olmaktan çıkarıp, toplumsal kodlarımızın sonucu olarak ele aldığımızda bu tür açıklamalarla karşılaşmak, bizim buralarda vaka-i aidiye. Yine de eğer eşlerin, sevgililerin, babaların, kardeşlerin "şiddetli sevgisinden" ya da silahından kurtulduysanız kendinizi şanslı saymayın. Burnumuzun dibinde bir başka tecavüz daha yaşanıyor, hem de her an, şu dakika! Çünkü devlet öldürmekle hıncını bastıramaz, o ölü bedenleri soyar ve halkına "sunar", bakın der, bir kadının bedeni –ölü ya da diri- seyirliktir! Bakın, bakın… Yakından bakın! İbret almadınızsa, panzerlerin arkasına takıp süründürelim, bir de o açıdan bakın!
8 Mart yaklaşıyor. Dünya Emekçi Kadınlar Günü yine yurdun çeşitli yerlerinde, yine bilindik kadın örgütlerince kutlanacak. Açıklamalar, istatistikler yayımlanacak. Yürüyüş düzenlenecek, düdükler ötecek. Kadınlar 'fazla ileri' giderse, polis onları gazla durdurup, evlerine kadar püskürtecek. Sonra bir 8 Mart’ı daha atlatmış olacağız… Ama Kürdistan’daki kadınların cesetleri, bedenleri o bodrumda çürümeye devam edecek.
Otobüslere doluşup Bodrum’dan-İstanbul’dan kalkıp Diyarbakır’a giden, Sur’da hemcinsleriyle halaya duran, onların çocuklarına "buradan" oyuncaklar götüren kadınların, Kürt kadınlarıyla dayanışması elbette değerli bir girişimdi. Kısa ziyaretlerinde yürekleri ağızlarına gelse de yanyana durmayı başardılar. Orada zulüm, burada tecavüzler durdu mu durmadı, o ayrı.
Diyorum ki bu 8 Mart’ta gelin başka bir şey yapalım. Misal; yurdun çeşitli satıhlarında kadınlar aynı anda soyunup (makul ölçülerde elbette) yerlere yatsalar. Meclis önünde, emniyet önünde, valiliklerde, Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da hatta belki Kayseri’de bile… Nasılsa yürümek suç, o halde yere yatalım… Hı, ne dersiniz? Onlar, yüzler, binler olup yatalım. Devletin kadın bedeni üzerine yaptığı cinsel şiddeti, siyasi kırımı, erk’ekliğini sembolik de olsa teşhir edelim! Bakın diyelim, bunu yapıyor devlet Kürt kadınlarına. Apartmanlarınızın önünde bekçilik yapan o erkekler var ya, hah onların takım elbiseli, üniformalı olanları da kadın bedeni üzerindeki tahakkümlerini öldürerek, zulmederek, cesetlerini teşhir ederek yapıyor.
Diyeceksiniz ki "ee sonra?" Sonra elbette hiçbir şey şak diye değişmeyecek. Kürt kadınlarının direnişi yanında bizimki olsa olsa bir "gösteri" kategorisinde kalacak, belki yatar yatmaz üstümüze basıp geçecekler. Ama olsun, batıdaki tecavüzlerin yarattığı hezeyan, Kürdistan’daki kadınların uğradığı zulümle tetiklenmedikçe, orada şiddete maruz kalan kadınları 'terörist' batıdakileri ise sadece "mağdur" düzeyinde ele alıyoruz demektir.
Kayseri’deki o apartman bu ülkenin ahlak masasıdır. Kapının önünde duranlar ise sözde "namus" bekçileri… Taziye ve tecavüz, fuhuş ve şiddet birbirine karışmıştır. Devletin bütün kurumlarının, muhbir muhtarlardan tutun da apartman yöneticilerine kadar, eli kadınların bedenleri üzerinde gezinmektedir. İktidarını ispatlamak için kadınların ölüsünden de dirinsinden medet uman zavallı bir zorbalıktır bu!
Son söz niyetine: Bu 8 Mart’ı, Kürdistan’da panzerle sürüklenen günlerce cansız halde yatan kadınları yerden kaldırmadan, o bodrumdan çıkarmadan davullarla, zurnalarla, düdüklerle kutlamaya, "kadın-yazar" olarak edebiyatta kadın algısı üzerine yazı yazmaya, konuşmaya yüzüm yok benim! Kimse kusura bakmasın! Çünkü şu anda acil olan "Jin, Jiyan, Azadî!"