Gençliğim Suriçi’nin bazalt taşlarıyla örülmüş sokaklarında geçti. O zamanlar bu kent renkli kişilikleriyle bir mozaiğin kalıntılarını barındırıyordu daha. Nisbeten ferahlığın yaşandığı dönemler… Bir film şeridi gibi akıp geçiyor bazen… Yerle bir edildi çocukluğumuzun oyun yerleri… Ayakta kalabilen mekanlar yaralı bir ceren sureti gibi şimdi.
Hicri İZGÖREN
Kentler gibi sokakların da, yapıların ve mekanların da bir kimliği vardır ki bulunduğu kentin tüm kimliksel bileşeni gibidir. Duygu yükü olarak da o kentin tüm koku ve renlerini verir. İşte Amed’in Sur’u böyle bir yerdir.
***
Konu komşu aynı özlemin yareni, aynı ateşin yaktığı ağıtlardan geliyor. Yıllardır paylaşıyor yoksulluğu ve zulmü. Gün yorgun inse de sokaklarına, her sabah Dicle’nin sularına salarak hasretini, yeniden onarıyor yüreğinin kırılan yerlerini.
Gençliğim Suriçi’nin bazalt taşlarıyla örülmüş sokaklarında geçti. O zamanlar bu kent renkli kişilikleriyle bir mozaiğin kalıntılarını barındırıyordu daha. Nisbetten ferahlığın yaşandığı dönemler… Bir film şeridi gibi akıp geçiyor bazen. Yılların ardında kalmış anılar tek tek canlanıyor gözünde. Mahalle sakinlerinin seslerini duyar gibi oluyorsun.
Son Yahudi Ferho, ’Kafle’den, katliamdan bir şekilde kurtulmuş bir ailenin torunlarından Ermeni Salo Tümes, Cumhuriyet İlkokulu Müdürü Hembeli Yaşo, Zaza Meheme, Mahallenin alaylı ebesi Leylo Bibi, Bekçi Kemal, Şükri Bakkal, Berber Elo, Güvercin beslediği için mahalle çocuklarının ‘Kuşların Ablası’ dediği Remziye Abla… Herbiri ağıtlarla sarmalanmış ömürlerin figürleri hayatın öyküleridir.
Sıcak yaz akşamlarında kapı önlerini yıkayan kadınların serinlettiği duvar diplerinde fısıltılı sohbetler… Günde üç öğün sulanan teneke saksılarda boy veren yediveren gülleri.
Sonrası kahır mevsimi. Yeni oyunlar sahnelendi. Yeni roller biçildi hayatın canevine. Yüreğimizin resmi ve gizli tarihinde hayat, yeni dekorlarla değiştirdi sahnesini. Hiçbir şey kendiliğinden değildi. Sebep ve sonuçlar konuşuyordu.
Yerle bir edildi çocukluğumuzun oyun yerleri… Ayakta kalabilen mekanlar yaralı bir ceren sureti gibi şimdi.
***
Zengin bir insanlık mirasıdır Sur… Üzerinde çeşitli uygarlıkların boy verdiği, binlerce yıl değişik toplulukların, kültür ve inanç dünyasına ev sahipliği yapmış merkezler, yapılar, evler, işyerleri bombalandı yok edildi. Kalan yerler de sonra iş makinalarıyla dümdüz edildi.
Sadece evlerin yapıların yan yana gelişi bir sokağı ya da mahalleyi oluşturmaya yetmez. Mekanlar dokusuna o kentin kimliksel ve kültürel özelliklerini ve renklerini katmışsa mekandır. Bir hafıza oluşturmuşsa değerdir. Bu anlamıyla da Sur eşi benzeri az bulunur bir yerdir.
Yok edilen sadece mekanlar değil elbet. Bir geçmiş, bir tarih yok edildi. Yaşananlar toplumun kollektif hafızasının yok edilişidir bir bakıma.
***
Şimdi her sözcük kendi dar anlamını aşan bir yoğunluk içinde. Sen bu cinnetin yabancısı değilsin, kaç zamandır böyle oluyor hep.
Ne zaman bir dost sohbetine başlasam, ya da bir kaleme sarılsam bir şeyler karalasam, acının rengine boyanıyor sözcükler,cümleler biribirine karışır,ne anlam kalır ne de sözdizimi... Yani kolay olmuyor anamızın ak sütü gibi helal ve bizden olan bir şarkıya başlar gibi söze başlamak, her saat bir hüzne gönüllü zamanın karnında parantez açmak.
Dile gelmez, kalem yazmaz bir çığlığı emzirir şimdi bütün sözcükler, bir tortu olur yüreğimizde oturur. Bazen hayata karşı bir susuşu oynar zaman. Bizi can evimizden vuran kayıplar, yaşanan büyük acılar… Ve zulme dair tarihin tozlu sayfalarına düşürülmüş dipnotlar gibi, bir yara anlatabilir belki o taşlarda yankılanan çığlığı… Bir ananın boşluğa takılıp kalmış gözleri belki bize vahşete dair bir özet verebilir.
Ol demeyle olmuyor, dur demeyle durulmuyor. Zarf tümleci, belirtisiz nesne, emir kipleri ve yüklem. Cümlelerin ardından eksik olmuyor hüzün. Bir fırtınaya tutulmuşçasına savrulup duran sözler yerini sessizliğe bırakmaya başlar ve siyah bir nokta konur cümlelerin sonuna. Zamanla cümlelerimizin sonuna konan o tek ve siyah nokta büyüyerek karanlık bir bodruma dönüşmeye başlar. Bodrumlar ki her biri kanlı o kontra mevsiminde, ağıtlarla sarmalanmış gencecik ömürlerin öyküleridir.
Anılar uykusuzluğun içinden süzülür gelir... Sararmış bir fotoğraf gibidir, donmuş bir surettir hayatın her karesi. Bulaşıcı bir hastalık gibidir, her mevsim yürürlüktedir. Nereden vuracağını kestiremezsin. Şakakların zonklar, sigaran zehir zemberek…
Bulaşıcı bir hastalık gibidir, alışmak kötü şeydir. Anılar süzülür gelir gecenin karanlığından. Tazelenir sargılar, yaralar alevlenir. Gelir oturur yangının orta yerine, yerleşik bir acı olur, geceye siner vurulmuş bir çocuğun açık kalmış gözleri.
Provasız oynanan bir oyun gibi, eski bir alışkanlıktır burada şimdi yalan, şimdi talan, şimdi katliam iklimi. Tepeden tırnağa hüzün sarmış varoşlarımı, acı ata yadigarıdır sanki... Utanca karşı zırhla kaplanmış bir sinsi zaman... Eski bir alışkanlıktır burada, acılar emzirir gecelerimi. Anılar uykusuzluğun içinden süzülür gelir... Donmuş bir surettir hayatın her karesi...
Zamanın içinde savrulmuş mekansız düşler gibi hep kaçak bir yerlerden, hep sürgün bir yerlere. Sılasız ve yurtsuz sanki bütün sözcükler. Söylenecek hiçbir sözün adrese teslim edilemediği…
Şimdi utanca karşı zırhla kaplanmış bir sinsi zaman. Acılar emziriyor kentin gecelerini. Kendi diyarında gurbette sanki, sürgünde sanıyor insan kendini…
Mevsim normallerine uymuyor hayatın nabzı. Yine kalbimizin atışlarıyla hayatın ritmi arasındaki uyumun sağlandığı anlar seyrektir burda. Bazen herşey ağır gelir, dibe vurmaktan yorulur insan. Yokuşlara vurur kendini, çıkmazlara girer, şarkısını yitirmiş gibi olur.
Kara bulutlar kaplamış her yeri, hüzün kokuyor her yer. Gördüğün, duyduğun her ne varsa hepsi acıya kurmuş sanki kendini.
***
“Aklı beşer nisyan ile malüldür” deyimindeki insanın unutmaya meyilli oluşunu boşa çıkarmak için hatırlamak gerek.
Unutmak, hükmedenin tuzağıdır bir bakıma. Zalim hafızayı körelterek uzun zaman zulüm edebilir. Onun için unutmamalı hatırlamalı. Unutmaya başlayana hatırlatmalı. Unutmamak direnmektir.
Unutmak, hafıza yükümlülüğünü yok etmek, farklı bir zamanda, farklı bir mekanda benzer acıların yeniden yaşanabileceği gerçeğini de unutmak olur.
Hafızasını kaybetmiş toplumların, gelecekleri de karanlık olur.
Yaşanan hiçbir şey unutulmamalı. Bize hergün ‘bu kadarı da olmaz’ dedirtip beterini yapanlar da hafızalardan silinmemeli.
Bir ömrün tüm anıları var Sur’da. Yanlışlar var doğrular var. Yüreğimizin kapakçıkları, beynimizin ince zarları… Yargısız infazlar inkar ve imhalar var. Hüznümüz ve acılarımız var. Sakın unutmayalım.
Unutmayalım ki geçmişimizden dersler çıkarıp gelecek için umutlar yeşertebilelim.
Şu cümle de beynimizin, şakalarımızın bir yerinde hep zonklasın dursun:
“Su heval su!”