
Bir süredir Berlin’de temaslarda bulunan ve ‘Geleceğin Suriyesi’nde Kürt sorununun Çözümü için Diyaloga, Demokrasiye ve Barışa Bir Katkı’ adıyla düzenlenen konferansa katılan BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, sorularımızı yanıtladı.
Yeni süreçle birlikte legal siyaset alanında bulunan aktörlere çok iş düşeceği açıktır. Siyasi soykırım operasyonlarıyla önemli bir kadro gücü rehin alınan BDP, hem kadro takviyesi ve eğitimi, hem de politika üretimi anlamında nasıl bir noktada duruyor, neler yapmayı düşünüyorsunuz?
2009 yılının 14 Nisanı’ndan bu yana çok yoğun siyasi soykırım operasyonları yapıldı. Bugüne kadar neredeyse 10 bin kişi tutuklandı. Şu anda cezaevinde 10 bin kişi yok; sirkülasyon olduğundan (tutuklanan-serbest bırakılan) cezaevinde şu an da 3 bin civarında arkadaşımız kaldı. Önümüzdeki aylarda bu kapsamda tutuklanmış hiçbir arkadaşımızın kalmaması lazım. Çünkü bu arkadaşlarımız herhangi bir suç işlemediler. Tutuklanmaları hataydı. Dolayısıyla devletin/yargının bu hatadan bir an önce dönmesi çok iyi olur. Zaten serbest kalan arkadaşlarımız uygun bir çerçevede görevlerinin başına dönüyor. Fakat biz tutuklanmalardan dolayı çok zorlandık. Bütün sahalarda büyük bir boşluk, eksiklik yaşandı. Bunları kadro takviyesiyle gidermeye çalıştık, ancak özellikle gençlik meclisleri çok büyük darbeler aldı. Gençlik meclisinden de büyük tahliyeler olmadı. Birçoğu tutuklu halen. Özellikle gençlere ve kadın arkadaşlara yönelik tutuklamalar çok daha kapsamlıydı. Yeni dönemde sadece serbest kalan arkadaşlar değil, ayrıca sürece katkı sunacak gençliğin, kadının bu çalışmalara dahil olması lazım. Yani bütün tutuklular serbest kalsa ve çalışsa dahi yeni sürecin kadro ihtiyacını karşılayamaz. Çünkü bu dönem demokratik siyaset, diplomasi, lobi çalışmaları, bununla birlikte demokratik eylem, etkinlik bütün bu alanların örgütlenmesi için de muazzam/nitelikli bir kadro gücüne ihtiyaç olacak. Biz önümüzdeki dönemi güçlü karşılamak için hem eğitim çalışmalarını hem de örgütlenme çalışmalarını bu perspektifle yürüteceğiz.
Önümüzde seri seçim takvimi var. Teşkilat çalışmanız, örgütlenmeniz ve referans göstereceğiniz belediye hizmetlerinizden memnun musunuz, neden?
Yeni dönemin örgütlenme çalışmalarına paralel olarak bir de yerel seçimler olacak. Önümüzdeki Mart’ta bütün Türkiye’de yerel seçimler gerçekleştirilecek. Bir yandan yeni süreci güçlendirmek; yeni süreçte mücadele taktik/tekniklerini geliştirmek gibi görevlerimiz varken diğer yandan güçlü bir şekilde yerel seçimlere hazırlanmak zorundayız. Oluşturacağımız komiteler, aynı zamanda kırsal bölgeler dahil her yerde hem propaganda hem de yerel seçimlerin hazırlık çalışmalarını yürütecekler. BDP, DTK temsilcileri, kadın ve gençlik temsilcileri, bazılarında milletvekillerimizle birlikte küçük komiteler halinde her yerde görev yapacaklar ve yerel seçimin örgütünü ve yerel seçimi yürütecek örgütsel gücü de açığa çıkarmaya gayret edecekler.
Bununla birlikte belediyelerimiz imkanlarını hizmete seferber etmiş durumdalar. Belediyelerimizin gücü AKP’li belediyelerle kıyaslanamayacak kadar yetersizdir, azdır. Büyük baskılarla, büyük engellerle çalışıyor. Buna rağmen bir tarafta AKP’nin Bingöl Belediyesi var işte bir taraftan BDP’li Batman Belediyesi… Bir tarafta AKP’li Erciş Belediyesi var öte tarafta BDP’li Van Belediyesi var. Bütün bu pratikleri halk görüyor. Yani Erciş’te halkın içine düşürüldüğü sefaleti de görüyor, Van’da imkansızlıklara, tutuklanmalara rağmen yapılan hizmetleri de görüyor. Tabii bütün bunları arkadaşlarımız daha fazla görünür hale getirmek için propaganda/tanıtım çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Diyarbakır başta olmak üzere hizmet üretmeye çalıştığımız her yerde halkımız için yeterli derecede layık olamazsak da eldeki imkanlar dahilinde muazzam çalışmalar yürütüldü. Eksikliklerimiz, yetmezliklerimiz bizden kaynaklı. Önümüzdeki dönem halkımızın sunacağı destekle biz daha güçlü hizmetler sunabiliriz. Halk BDP’li belediyelere eskiye oranla daha çok güven duyuyor, daha çok inanıyor. İlk yönetime geldiğimiz 1999 yılında bir tereddüt vardı “acaba başarılabilinir mi” diye. Ama bu 15 yıllık deneyim içerisinde eksikliklerimiz, yetersizliklerimiz ortaya çıktı, bunları giderme konusunda güçlü hazırlıklarımız olacak. Bu sadece BDP’nin çalışması değil, Özgürlük Hareketi’nin bütün katmanlarının ortak çalışmasıdır. Yerel yönetim sadece bir belediye başkanın veya bir partinin işi değil, bir halkın görevidir, doğrudan demokrasinin beşiğidir. O nedenle BDP belediyesi demek, halk belediyeciliği, demektir. Önümüzdeki dönemde belediye seçimlerinde de sayıyı en az iki katına çıkararak hizmet ürettiğimiz sahayı genişletmek istiyoruz.
Milletvekillerinizin performansından memnun musunuz?
Milletvekillerimiz, doğrusu bir belli gayret gösteriyorlar. Arkadaşlarımızın birçoğu ilk defa vekil seçilmelerine rağmen çok fazla acemilik ve yetersizlik yaşamadan milletvekilliğine adapte oldular. Parlamento içi ve dışı kapsamlı ve detaylı bir çalışma programı konuluyor önlerine. Arkadaşlarımız da bunun gereğini yerine getirme gayreti içerisindedirler. Ama şunu da gazeteniz aracılığıyla açıkça söylemek gerekir ki; her milletvekilimiz aynı performansla çalışmıyor. Elbette önümüzdeki dönemde çalışmayan milletvekillerimizle ilgili partinin yetkili kurullarını işleteceğiz. Bu partiden milletvekili olmuş, bu halkın temsilcisi olmuş herkesin büyük bir fedakarlıkla özveriyle; halkın cesaretine ve desteğine layık bir duruşu ortaya koyması lazım. Bütün milletvekillerimizle ilgili aynı performansla çalışıyorlar dersek kendimizi yanıltmış oluruz. Sanırsam halkımız da bunu görüyor. Biz, halkımıza karşı özeleştirimizi pratiğimizle verebilecek bir hareketiz. Milletvekillerimiz ancak böyle davranabilir. Ama buna rağmen grubumuz bir bütün olarak süreci başarıyla götürdü; zorluklara direndi, alan alan, meydan meydan halkın yanında oldu. Türkiye’de anamuhalefet rolünü üstlendi. AKP gibi Türkiye’yi sarsan ve hegemonya kurmuş bir partiye karşı parlamentonun içinde/dışında az bir sayıyla direnmeyi, halkın direnişini oraya taşırmayı başardı diye düşünüyoruz.
Bu süreçle birlikte ‘Türk hassasiyeti’ konusunu gözardı etmeyen BDP ve kadrolarının, ‘Kürt hassasiyeti’ni en azından bilgilendirme, paylaşma, tartışma çerçevesinde yeterince dikkate aldığını söylemek mümkün mü?
Tabii ki halkın sağlıklı bilgilendirilmesi, sürecin şeffaflığı ve güvenirliği açısından önemlidir. Burada Kürt medyasına da önemli bir rol düşüyor. Bütün gelişmeleri en yakından ve objektif takip edip aktarmaya çalışan özgür basın geleneğinin temsilcileridir. Dolayısıyla bütün gelişmelerin doğru takip edilmesi isteniyorsa muhalif Kürt medyası üzerinden takip edilmesini biz de önemsiyoruz. Halkımız doğru bilgilenmek, manipülasyon ve kara propagandaya maruz kalmak istemiyorsa Kürt medyası dışındaki hiçbir medyanın verdiği spekülatif habere asla kulak asmamalı, itibar etmemelidir. Kürt siyasetçileri de bizler de halkı bilgilendirme ve sürecin şeffaflığını sağlama açısından Kürt medyasıyla daha yakın ilişki ve temasta olabilmeliyiz ve Kürt medyası üzerinden bu sürecin karanlıkta kalmaması, AKP’nin yönlendirmesine maruz kalmaması için daha fazla diyalog içerisinde olmalıyız.
Siz her defasında AKP’den ziyade Kürt halkı, örgütlü gücü ve Öcalan ile birlikte kendinize güvendiğinizi vurguladınız. Türk devlet geleneği ve AKP’de zindeleşmiş halini düşündüğünüzde çok yönlü, kontrollü bir strateji izlediğiniz söylenebilir mi? Bu konuda yetersiz veya geç kaldığınız etaplar oldu mu?
Hayır. 6 aydır başlamış bir müzakere süreci var ve bu sürecinin her aşamasını son derece kontrollü ve hakim bir şekilde yürüttük. Bir defa şu unutulmasın: Bu süreç AKP’nin teklifi ve ısrarı üzerine başlamış bir süreç değil. Bu süreç, 6 ay önce Sayın Öcalan’ın bizzat kendi el yazısıyla yazdığı bir mektupla başlamıştır. Sayın Öcalan kendisi başlatmıştır. Koşulları ve müzakere çerçevesini kendisi belirlemiştir. Dolayısıyla AKP bir çözüm süreci başlattı ve biz de destekliyoruz şeklindeki bir algıyı zaman zaman Türk/AKP medyası vermeye çalışıyor, bu yanlıştır. Süreç, Sayın Öcalan’ın başlattığı bir süreçtir. İnisiyatif kendisinindir. Bizim de desteklediğimiz Sayın Öcalan’ın başlatmış olduğu, merkezinde olduğu müzakere sürecidir. Sayın Öcalan bu süreci başlatırken AKP’nin bahsettiğiniz bütün karakter ve özelliklerini; Türk devletinin bütün tarihini, DNA’sını bilerek yapıyor. Ne yaptığının farkındadır. Biz bu hamlenin güçlü ve Sayın Öcalan’ın inisiyatifinde yürüyor olmasına elbette güven duyuyoruz. Sayın Öcalan’ın bu konuda kararlı olduğu müddetçe biz O’nun yürüdüğü çerçevenin arkasında olacağız. Çünkü Kürt halkı, bu noktaya getirmek için çok büyük bedeller ödedi. Kürt Halk Önderi’dir, muhattaptır ve görüşeceksiniz ısrarı, arkasında binlerce şehit, büyük bedeller bırakarak yaratılmış bir gerçektir. Şimdi bu gerçeği kabullendirmiş olmak ve bunu başarmış olmak Kürt halkının gururu olmalı. Kürt halkı böyle bakıyor meseleye. O nedenle biz dediğim gibi AKP’ye değil, Sayın Öcalan’a güvenerek ilerlemeye kararlıyız.
Siyasi deneyim ve gözlemleriniz ile tarihsel referans ve birikimlerinizi birleştirdiğinizde bütün parçalarıyla Kürtlerin bugününü nasıl görüyorsunuz, bekleyen riskler nedir?
Kürtlerin bütün sorunları çözülmüş, bütün hakları garanti altına alınmış gibi bir rehavet çok yanlış, yanılgılı olur. Kürtlerin yaşadığı süreçleri aşamalara ayırırsak, bütün Kürdistan’ın hareketlerinin mücadelesini aşamalara ayırırsak, birinci aşama Cumhuriyet’in ilk yıllarında ya da Osmanlı’nın dağıldığı ilk yıllarda Kürdistan’ın her parçasında karşılaşılan büyük inkar ve Kürtlerde yarattığı büyük bir şoktur. Bu ilk şok atlatıldıktan sonra Kürtler elindeki imkanlarla buna karşı isyan etmeye başladılar. İkinci aşama bütün bu isyan süreçleridir. Bu isyanlara karşı büyük bir katliam, baskı uygulandı ve Kürtler sindirildi, Kürt’üm demeye korkar hale getirildi. Kürt gibi yaşamaktan utanır oldu. Sonrasında da Kürdistan’ın bütün parçalarında yeni bir özgürlük arayışı başladı. 1970’lerden sonra Kürtler artık kendi kaderlerini kendi elleriyle çizmeye karar verdiler. Bu inkarı, onursuzluğu kabul etmeyeceklerini, bütün dünyaya isyanlarıyla ilan ettiler. Şimdi o günden bu güne yani 100 yıllık isyan tarihi içerisinde Kürtler geçmiş aşamaların hepsinde büyük bedeller ödeyerek, bazen yenilerek, bazen düşerek, bazen katliamlara uğrayarak ama hiç teslim olmadan, bıkmadan, ısrarla, inatla bu noktaya getirdiler. Nedir o nokta? Artık Ortadoğu’daki Kürt ve Kürdistan gerçeği bütün dünyanın gözü önüne meşru bir şekilde serildi. Kimse bunu inkar edemiyor. Kürt’ün ve Kürdistan’ın olmadığını artık kimse söyleyemiyor. Çünkü bunun koca bir yalan olduğu Kürtlerin mücadelesiyle ortaya çıktı. Şimdi bunu söyleyecek cesarete sahip hiçbir devlet, siyasetçi yok. Ancak aptallar bunu söyleyebiliyor. Bunun dışındakiler ise artık bu gerçeği kabul ediyor. Ama bu mücadelenin bittiği, kazanımlarının garanti altına alındığı anlamına gelmez. Tam tersi şu anda rehavete kapılırsa, ulusal birlik daha da güçlendirilmezse, akıllı/mantıklı diplomatik ve siyasi hamleler yapamazlarsa, Kürt ve Kürdistan gerçeği ortadan kalkmaz ama Kürt ve Kürdistan başkaları tarafından, başka egemenler tarafından yönetilir. Bu kritik noktanın önemi buradan kaynaklıdır. Yani kimse Kürtleri ve Kürdistan’ı ortadan kaldıramaz ama Kürtler kendilerini yönetmek istiyorsa şu saatten sonra akıllıca hamleler ve akıllıca ittifaklar geliştirmek durumundalar. Sayın Öcalan’ın yaptığı hamle bu tarihsel arka planla okununca ne kadar akıllıca olduğu daha anlaşılır.
‘Akıllıca hamle ve ittifaklar’ı biraz daha açabilir misiniz?
Kürtlerin şu anda dostlarını çoğaltmaları lazım. Kürtlerin kimseye düşmanlığı yoktu, sadece kendilerini savundular ve meşru müdafalarını yaptılar. Dolayısıyla kendi topraklarında bundan sonra kendi egemenliklerini kurmak ve bunu korumak istiyorlarsa etrafında düşman halkası değil, dost halkası oluşturmak zorundalar. Realite, bunu gerektiriyor. Araplar, Farslar, Türkler ile kendi içindeki zenginlik/farklılıklarla (Aleviler, Êzîdîler, Müslüman olmayan diğer halklar) kim, hangi inançtan kimler varsa, bu topraklarda birlikte/kardeşçe yaşama mesajlarını güçlü vermeliler. Bununla birlikte Kürtlerin, dünyanın büyük ve güçlü devletlerine/ülkelerine düşmanlık yapma lüksü yok. Kürtler en fazla onlara karşı kendisini savunabilir. Kürtlerin görevi, düşmanlık ya da başkaları adına kafa tutmak değildir. Bu konuda akıllıca siyaset üretemezlerse , bütün bu kazanımların Kürtlerin elinde kalması zorlaşır. Sayın Öcalan bunun altını çizmeye ve bunun hamlelerini adım adım geliştirmeye çalışıyor.
Terminolojide (Kürdistan adlandırması gibi) abartılı olmayan bir rahatlığa ulaşılması; Kürtçenin önemi; milli değerlerin (manevi/somut) sahiplenilmesi, ortaklaştırılması gerekmiyor mu?
Gerekiyor tabii ki. Önümüzdeki dönem Ulusal Konferans tam da sizin işaret ettiğiniz şeylere hizmet edecek. Milli/ulusal değerlerin bütün Kürdistanlılar tarafından aynı şekilde savunulması, aynı şekilde hayata geçirilmesi önemlidir. Kürt’ün ne değeri varsa, Sine’deki, Qamişlo’daki, Süleymaniye, Hewlêr, Amed’deki, Serhad’daki Kürt de aynı şekilde sahiplenmelidir. Bu da bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın yarattığı bir trajedidir. Bunun önlemenin yolu da ortak ulusal bir konferansla Kürtlerin gelecek vizyonlarını tekleştirmeleri; barış ve çözüm anlayışlarında uzlaşmaları, birlikte nasıl yaşayacaklarını, her parçanın birbiriyle nasıl ilişkide olacaklarını belirlemeleriyle olur. Böylece bütün ulusal değerlerin ortak sahiplenilmesi sağlanır. Konferans bütün bu ihtiyaçları karşılayabilir.
Siz de DTK’nin bir bileşenisiniz. DTK daha esnek ve kapsayıcı bir yapıya dönüşüp Kuzey Kürtlerinin itirazsız üst organı olabilir mi?
Dönüşmesi gerekiyor. Aslında DTK’nin misyonu budur. Fakat mücadelenin dayattığı zorluklar nedeniyle bu misyonu yerine getiremedi. Bundan sonra zannediyorum çok daha esnek bir yapı; herkesi kapsayan, kucaklayan; dar ideolojik bir çerçevenin çok ötesinde bütün Kürdistani güçlerin kongresi haline gelmek için çaba sarf edecektir de.
Almanya paradoksu aşsın
Almanya’da görüşmelerde bulundunuz, beklentileriniz neler? Alman devletinin sürece yaklaşımı nasıl?
Alman Hükümeti yetkilileri ve muhalefetle yaptığımız görüşmelerde hatırlatmalarda bulunduk. “Siz resmi olarak PKK’yi halen terör örgütü görüyorsunuz. Türk Hükümeti istediği için bu kararı aldınız. Fakat Türk Hükümeti sizin ‘terör örgütü’ dediğiniz örgütle resmi görüşmeler yapıyor. Müzakere yürütüyor. Dolayısıyla Türkiye müzakere yapıyorsa sizin de bu kararı gözden geçirmeniz gerekiyor. Gerçekten PKK’nin silahsız demokratik mücadelesine destek olmak, ön açmak istiyorsanız buradaki Kürt kurumlarına da demokratik siyaset ve yaşam hakkı tanımanız gerekiyor. Bu sürece yaklaşımınızı belirleyecek bir tutumdur” dedik ve beklentilerimizi paylaştık. Alman Dışişleri Bakanlığı yetkilileri sürecin arkasında olduklarını ve tereddütsüz desteklediklerini, çözüm istediklerini ve bölgede istikrardan yana olduklarını belirttiler. Bu konuda resmi görüşlerini bize böyle aktardılar...
Komisyonlarla müdahale hazırlığı
Geri çekilmeyle ilgili hazırlıklar neredeyse tamamlanmak üzere. İki komisyon kuruldu, bu komisyonlar geri çekilme süreci için yeterli olacak mı?
Geri çekilmeyle ilgili kurulan komisyon önemlidir, ancak tek başına yeterli değil. Hem Parlamento’daki komisyon hem Akil İnsanlar Komisyonu, bütün geri çekilme sürecini gözlemeli, nezaret etmeli, provokasyonları önlemeli, yeri geldiğinde tıkanıklıklar olduğunda arabuluculuk yapmalı ve çözüm önerileri geliştirmeli. Bu iki komisyon bu yetenekte görünmüyor. Bu nedenle biz BDP ve DTK olarak sivil toplum örgütleriyle birlikte eğer geri çekilme süreci başlarsa sivil komiteler oluşturacağız. Her yerde. Bütün bölgelerde süreci izleyen, geri çekilmeyi denetleyen, gerillanın çekildiği alanlara korucuların, paramiliter güçlerin, çetelerin provokasyonlarını önleme, geri dönmek isteyenlerin geri dönüşlerini kolaylaştırma gibi görevlerle sivil komiteler oluşturacağız. Bu sivil komiteler, Kürdistan’ın bütün kırsal bölgeleri dahil her yerde çalışma/faaliyet yürüteceklerdir.
Öcalan koşullara yenilmedi
Kürt Halk Önderi Öcalan ile iki kez görüştünüz, morali nasıl?
Her gidişimizde kendisinde büyük bir moral ve heyecan görüyoruz. Öyle sıradan bir moralden, heyecandan bahsetmiyorum. Gerçekten bir adada, dört duvar arasındaki bir insandan bekleyeceğinizin çok çok ötesinde. Bu durum, insanı hem mutlu ediyor hem de hüzünlendiriyor. Sonuçta bir Kürt Halk Önderi, adada ve bir beton çukurda tutuluyor; derinden üzülüyoruz. Fakat kendisi oradaki bütün koşulları iradi olarak aşmış durumda. Bana göre İmralı‘da mahkum olmayan tek kişi o zaten. Geri kalan görevlilerin hepsi İmralı’nın esiri. Kendisi iradi olarak İmralı’nın sahibi gibi duruyor.
DENİZ BAŞPENİR/MURAT ALPAVUT / BERLİN