Bizi ilgilendiren boyut ise bu yeni ‘sürecin’ doğa üzerindeki etkisinin ne olacağıdır. Doğrudan bunun analizini yapmadan bilmemiz gerekir ki son yıllarda sürekli artan bir şekilde neoliberalleşen devlet ve ekonomik sistem, yatırım ve alt yapı projelere gittikçe daha fazla yoğunluk vermesidir. Türkiye ve Kuzey Kürdistan coğrafyalarında çok aşırı şekilde baraj, maden, termik santral, yol, ticari orman, petrol, nükleer santral gibi projeler ya yapılmakta ya da planlanmaktadır. Bu gibi projelerle coğrafyanın üstünde ve altında ne doğal unsurlar (doğal kaynak) varsa ticari mal ve kar kaynağına çevrilmek isteniyor. Neredeyse bütün ekosistemler yok olmakla karşı karşıyadır ve milyonlarca insanın yaşam kaynakları tehdit altındadır.
Kuzey Kürdistan ve Türkiye’nin birçok yerinde yatırım projesi yoğunluğu aynı olsa da (yani TC devleti hakim olduğu hemen her bölgeye rant mantığıyla bakıyor), siyasi motivasyona dayalı yaklaşımdan dolayı Kürdistan’daki projelerin bir çoğunda önemli ek bir boyut vardır. O da projelerin bir çoğunda siyasi ve askeri bir amaç da güdülmesidir. Devlet özetçe şunu demektir: ‘Madem baraj, yol veya maden ocağı yapıyorum, o zaman bunu öyle edeyim ki PKK ve/veya Kürtler zarar görsün’. En başta Dersim, Şırnak ve Hakkari illerinde yapılan barajların bir çoğunun askeri amacı vardır, o da baraj gölleriyle gerillanın hareket alanın su altında bırakılması ve birbirinden koparılmasıdır. İkinci önemli siyasi amaç, göç ile Kürtler üzerindeki asimilasyonun hızlandırılması ve büyük baraj gölleriyle Kürdistan coğrafyasında insan hareketliliğin daha iyi izlenip kontrol edilmesidir.
Bu yıkıma karşı 2000 yılıyla birlikte kendisi gösteren bir halk direnişi ortaya çıktı, hem Türkiye hem de Kuzey Kürdistan’da. Önce iki elle sayılır projelere karşı tepki vardı, son 4-5 yılda epeyce yayılmaya başladı. Kürdistan’da ilk etapta ön plana çıkan halk tepkileri Ilısu ve Munzur baraj projelerine karşıydı, sonra Pazarcık-Narlı çimento fabrikası, Kulp HES’leri, güvenlik barajları, Elbistan ve Şırnak’taki termik santralleri, Dersim’deki altın madencilik gibi projeler eklendi. Ancak halkın tepkisi çoğu durumda projelerin gecikmesine neden olsa da (Ilısu barajındaki gibi) projeleri durduramadı; Dersim’deki Pülümür barajın kesin bir şekilde iptal edilmesi istisnadır.
Bu ekolojik yıkım halkın tepkisinin dışında özellikle 90’lı yıllarda ve son 4-5 yılda PKK gerillaların güçlü oldukları bölgelerde kısmen sınırlandırılabilindi. En başta bazı baraj, yol ve maden ocakları gerillanın karşı duruşundan dolayı fiilen durdurulmak zorunda kaldı.
Bu haftalarda başlıyan yeni siyasal süreci değerlendirmeden önce 1999 yılında PKK gerillasını TC sınırların dışına çıkarmasını ve doğa ile yatırım projeleri üzerindeki etkisini hatırlayalım. 90’lı yıllarda gerillaların eylemleri sonucu Batman, Silvan ve Uzunçayır gibi önemli baraj projeleri bitirilemedi. Gerillanın kendisine ve halka karşı olarak algıladığı projelerin üzerine güçlü olduğu bölgelerde (Hakkari, Şırnak, Siirt, Dersim, Amed’in Kuzeyi vs.) üzerine gitti ve hepsi için geçerli olmasa da savaş süresince durdurabildi. Burada hatırlatalım ki 90’lı yıllarda PKK’de ‘ekolojik duyarlılık’ bugüne göre daha az gelişkindi. Ancak geri çekilmeden sonra devlet yeni hamle yaparak birçok projeyi bitirdi. Yani fırsattan faydalandı, bunun için 2007 yılına kadar epey zamanı vardı.
‘Süreç’ ve doğa –I-
Newroz ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti sınırlarındaki coğrafyada yeni bir siyasal süreç başladığını hepimiz duyuyor, okuyoruz ve görüyoruz.