Sürece aktif müdahil olmalıyız

Musa Piroğlu
- SDH Sözcüsü Musa Piroğlu, bir yıl içinde henüz hiçbir ilerleme olmadığını; ne hasta ve siyasi tutsakların bırakıldığını ne de demokratikleşmeye yönelik adımlar atıldığını belirterek, "Tam tersine devletin otoriter yönelimlerinde bir artışın söz konusu olduğu bir yere gidiyor" dedi. Piroğlu, Kürt tarafı ile demokrasi güçlerinin süreçte aktif olması gerektiğini, bunun Rêber Apo'nun elini de güçlendireceğini söyledi.
Komisyon raporunu, Kürt sorununun çözümü ve sosyalistlerin alması gereken tavrı, MA'ya değerlendiren DEM Parti MYK Üyesi ve Sosyalist Demokrasi Hareketi (SDH) Sözcüsü Musa Piroğlu, Komisyon raporunun, aslında 27 Şubat'tan bu yana yapılan görüşmelerde devletin tutumunu da sergilemesi açısından önemli olduğunu söyledi. "Bir yıl içinde henüz hiçbir ilerleme yok" diyen Piroğlu, şöyle izah etti: "Ne hasta tutsaklar bırakıldı ne siyasi tutsaklara yönelik adım atıldı ne de demokratikleşmeye yönelik adımlar atıldı. Tam tersine devletin otoriter yönelimlerinde bir artışın söz konusu olduğu bir yere gidiyor. Devlet ve iktidar, güven yaratmamıştı. Rapor da ne yazık ki insanların sürece güvenle bakmasını sağlayacak açılımlar sunmadı. İnsanlar bunu dağın fare doğurması gibi algılayabiliyor, ancak meselenin diğer boyutunda Kürt hareketi ağır bedeller ödeyerek Kürt sorununu sokakta, mahkeme salonlarında savundu. Bunun meşrulaşması ve tanınması için mücadele yürüttü. Geldiği noktada Kürt sorunu Meclis'te tartışılacak. Rapor bu açıdan oldukça önemli. Bu devletin lütfu değil, mücadelenin kendini dayatmasıdır."
Devletin insafına bırakmayalım
Barış meselesinin toplumsallaşması gerektiğine işaret eden Piroğlu, şunları söyledi: "Süreci Abdullah Öcalan ve devletin iki dudağı arasına bırakmış durumdayız. Rapor karşısında toplumun tutumu da bu. Birçok insan, meselenin bu masada çözüleceği algısına sahip. Raporun bu şekilde çıkmasının temel sebeplerinden biri de bu. Toplumsal mücadele alanları, emek ve demokrasi mücadelesi ile Kürt hareketi sürece aktif müdahale etmek yerine devlet ile Abdullah Öcalan arasındaki görüşmelere terk etti. Oysa çözüm masaları, güçlerin karşı karşıya gelme ve güçleri oranında kendi istediklerini çıkardıkları masalardır. Biz, süreci iki taraf arasındaki görüşmeye bıraktığımız zaman aslında devletin inisiyatifine bırakıyoruz demektir. Abdullah Öcalan, burada en fazla devlete baskı yapan, temel unsur olarak kalır ama arkasını boşalttığımız andan itibaren zayıf düşmesine neden oluruz. Abdullah Öcalan'ın masada zayıf kalması demek, Kürt sorununun çözüm imkanlarının zayıflamasıdır. Kürt sorununun çözüm imkanlarının zayıflaması ise ülkede demokrasi mücadelesinin imkanlarının zayıflaması demektir. Bizim çıkarımız demokratikleşmenin devletin yapısına sindiği ve bugünkü olağanüstü sürecin sona erdiği bir yapının kurulmasıdır. Bir bütün olarak halk kitleleri, demokrasi ve barış konusunda aktif hale gelmeli, çözüm konusunda ısrarcı olmalıdır. Ancak bu ısrar, devletin 'terör' kavramına sıkıştırmak istediği Kürt sorununun demokratik bir çözüm başlığı altında ele alınmasının imkanlarını yaratır."
Ulusal ve siyasi bir sorundur
Kürt sorununun 'temel insan hakları' içine sıkıştırılacak bir sorun olmadığını; Türk devletinin yapısı ve Kürt halkı ile kurduğu bağla ilgili bir sorun olduğunu kaydeden Piroğlu, şöyle konuştu: "Kürt sorunu ulusal ve politik bir sorundur ve politik düzlemde çözülmelidir. Abdullah Öcalan'ın yaşamsal haklarının sağlanması ya da Kürt halkının taleplerinin karşılanması ne kültürel ne de insan haklarıyla açıklanabilecek bir şey değildir. Bunlar alt başlıklardır. Temel mesele, Kürt sorununun ulusal sorun olmasıdır, sömürge meselesidir. Türkiye devletinin yapısını ve bu yapının Türkiye yakasındaki baskı politikalarındaki etkisini belirleyen ve Kürt sorununun ne olduğunu da ortaya koyan şey, Kürt halkının ulusal haklarının yok edilmesidir. Kürt halkının siyasi kazanımlarının gasp edilmesi, statüsünün tanınmaması, insan hakları meselesinden ötedir. Bunlar Kürt halkının ulus olmasıyla ilgili bir sorundur. Kürt halkını kabul edip ulusal haklarının iade edilmesi konusunda yol almak zorundayız. Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit ve İmralı koşulları da insan hakları meselesi değil. Tamamen Kürt sorununun devlet tarafından nasıl okunduğuyla ilgili bir mesele ve Abdullah Öcalan'ın Kürt hareketi içindeki siyasi önder olarak oynadığı misyonla alakalı bir şeydir."
Toplum harekete geçmeli
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamasından itibaren tekçi bakış açısı olduğunu anımsatan Piroğlu, Kürt sorununun çözümünün var olan devlet aygıtının demokratikleşme imkanlarını da beraberinde getireceğini söyledi. Bunun için Kürt meselesinin Kürt halkının sorunu olmaktan çıkarak, bir bütün olarak demokrasi ve emek güçlerinin sorunu olması gerektiğini vurgulayan Piroğlu, şunları kaydetti: "Devletin kendi karakteriyle ilgili bir sorundan bahsediyorsak ve bu sorun devletin karakterini belirleyen bir yerde duruyorsa, Kürt halkı üzerindeki baskı devletin kuruluş yapısıyla ilgili bir baskıdan kaynaklanıyorsa, o zaman bu sorununun çözümü devletin baskıcı karakterine de son vermek anlamına gelir. Baskıcı karakterin son bulması, bir bütün olarak emeğin kurtuluşu, demokrasinin inşa edileceği anlamına gelmez ama demokrasi ve emek mücadelesinin üstündeki siyasal baskının en aza ineceği ve bu mücadelenin güçleneceği anlamına gelir. Toplum harekete geçmediği sürece Meclis'ten bu yasaların çıkmasını beklemek boşuna bir bekleyiştir. Demokrasi güçlerinin barış sürecini kendi sorunları olarak ele alması, kendilerini oranın öznesi olarak görüp Kürt halkıyla ortak bir mücadeleyi yükseltmesinden geçer. Barışın olmadığı yerde demokrasi, demokrasinin olmadığı yerde barışın inşa koşulları yoktur." İZMİR











